| |
|
 |
Hüsn-ü Aşka Dair
Kâinat inatla kendini tekrar eder. Bilgiler unutulur, laflar değişir, insanlar kendini bir şey zanneder. Ama kâinat bilir. Mana, Ona, Aşk gibi gidenindir...
19 Mayıs'ta Atatürk Kültür Merkezi'nde çok özel bir gösteri izledim. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin sahneye koyduğu, Şeyh Galib'in Hüsn-ü Aşka Dair sadece benim değil izleyen herkesin içini delip, beynimizde iki saatliğine fırtınalar yarattı. Tasavvuf felsefesini sözcüklerle, şiirlerle, beyitlerle anlamaya çalıştığımızdan belki de, yapılan çok başka, çok dönüştürücü ve sarsıcı gelmiş olabilir. Alıştığımız ve gördüğümüzden çok başka bir tasavvuf anlatımı vardı o sahnede, o bedenlerde. Belki de ondandır, sözcüklerin hançer gibi vuran ve sarsan etkisi, vücutların kıvrımlarında harflere, oradan cümlelere, daha da öte manalara taşınıyordu. Evrensel bilince ve sevgiye yaklaşmaya adım attığımız çağımızda dengeyi yakalamak ancak içimizin ve dışımızın bir olmasından geçiyordu. Çok güzel bir bütünlük vardı orada, aşk vardı, hüsün vardı, tevhid vardı, vahdet vardı, mektep vardı, yol vardı, yordam vardı... Ses vardı, nefes vardı, müzik vardı, sanat vardı, insan vardı... Peki insan bu birliği nasıl yıkardı? Bu harika eserin görüntüleri belleğimde takılı kalan hazzı defalarca tekrarlarken, artık haberlerde veya günlük yaşamda toplu ölümler, canlı bombalar, ayrımcılık görmeye tahammülümün olmadığını fark ettim. Kendi düşüncenin başkaları tarafından kabul görmesinin yolunun, savaşmak olduğuna inanmıyorum ben. Çünkü hayatta en büyük idealin yaşamak ve yaşadığının farkında olmak olduğuna inanıyorum. Amacımız, hayattan zevk almak, kendimizi tanımak olmalı... Bu dünyaya güzel şeyler bırakabilmek olmalı, sanat olmalı, aşk olmalı, aşk yolunda dünya bir olmalı... Gösterinin metin yazarı Kubilay Tunçer'in Hüsn-ü Aşk'a Dair şiirinde dediği gibi...
|
 |
|