AKTÜELHepoku    
Her Hafta width=3 Türkiye width=3 Dünya width=3 Toplum width=3 Kültür Sanat width=3
 
   
 
Sesler İçerden Geliyor



Sesler İçerden Geliyor

Hakan Ergül ikinci öykü kitabı "Sesler Nereden Geliyor"da son derece anlaşılır bir dille içinden çıkılmaz karmaşıklıktaki toplumsal ve bireysel meseleleri öykülendiriyor. Bir müddet Japonya'da yaşadığı ve bu kültüre olabildiğince temas ettiği için öykülerin bir kısmının mekânı bu ülke.

Hakan Ergül, (böyle denmesinden hoşlanır mı bilmiyorum ama) iletişim eğitimi almış bir öykücü. Sesler Nereden Geliyor adlı ikinci öykü kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı (Turkuvaz Kitap. İlk kitabı Krizanteme Adanmış, Can Yayınları'ndan çıkmıştı). Ergül'ün sosyal bilimlerle tanışıklığı öykülerinde izlediği temalar sayesinde rahatlıkla anlaşılıyor. Ama dil pek öyle değil. Son derece anlaşılır bir dille içinden çıkılmaz karmaşıklıktaki toplumsal ve bireysel meseleleri öykülendiriyor. Bir müddet Japonya'da yaşadığı ve bu kültüre olabildiğince temas ettiği için öykülerin bir kısmının mekânı bu ülke. Bu da Ergül'ün öykülerini ayrıca heyecan verici kılıyor (Çünkü malum bizler burada yalnızca kendimize ait bir evrende yaşadığımızı zannediyoruz). Ergül'ün öykülerini ayırıcı kılan özelliklerden biri asla içe kapalı, dolayısıyla içe kapayıcı olmamaları. Aksine iç(t)e kapanmış olanları, dışarıdan nasıl göründüklerini de sorgulayarak anlatıyor. Kahramanlarına tanıdığı sınırlı özgürlük alanıyla okuruna küçük de bir oyun oynuyor: Hikâyelendirilmiş özgürlüğü sınırlayarak okurunu özgürlüğe sınır olabileceği akla gelmeyecek koşullara karşı uyanık tutmaya uğraşıyor. Hiç de azımsanacak bir çaba değil bu
Hakan Ergül'e neden böyle bir çabaya giriştiğini sorduk. İşte aldığımız cevaplar
- Öykü kahramanlarınız bir hikâyede yaşadıklarının farkındalar. Onlara bu bilgiyi vermenizin özel bir sebebi var mı?
Öykülerdeki gerçeklik, dışarıdaki yaşamı taklit eden, sahiciliğini bu benzeşmeden alan bir gerçeklik değil. Orada alabildiğine öyküye içkin, ancak öykünün kendi atmosferinde anlam kazanabilecek bir gerçeklik var. Kurmaca olduğunu sürekli anımsatan bir gerçeklik bu. Kahramanların bazıları durumun farkında ama yine de nasıl yazıldılarsa öyle yaşıyorlar, dönüştüremiyorlar. Yine de kurgunun ayrımında olmak, bazen bir adım geri çekilip olan bitenle doyasıya dalga geçmek iyi geliyor yazarken. Bana da, öykü kahramanlarına da.
- Japon kültürünü alıştığımız egzotik değerinden soyundurarak yansıtıyorsunuz. Bunu yapmanın hâlâ mümkün olabileceğini düşünüyor musunuz?
O değerler, modern Japonya'da Japonlar için de egzotik anlamlar taşıyor artık. Biz Japonya'yı daha çok Batı merkezli küresel medyanın gösterdiği kadar tanıyoruz. Batı'nın Doğu'ya bakarken gözünden çıkarmadığı oryantalist bir gözlük var. Bu gözlükle neye baksanız Batılı olmayanı, kültürel anlamda "egzotik öteki"ni görürsünüz. Oysa modernitenin geniş silindiri özgün olanı bulup düzleştiriyor, benzeştiriyor. Söz gelimi 75 yaşında market kasasında, ayakta ve aynı süratle çalışanları görüyorsunuz. Ya da en yakın arkadaşını ancak cep telefonunun ekranından görebilen zaman yoksulu üniversite öğrencilerini. Gelenek, durup anımsanmak ister. Oysa saatinizi hep beş dakika ileri kurmanız gerekiyor, duracak vaktiniz yok.
- Genel olarak belirsiz atmosferler ve canı sıkılan insanlarla ilgileniyorsunuz. Oysa ilk öykünüzde sözü geçen seyahat olgusu bir can sıkıntısı ilacı olarak başlı başına bir mit. Bu türden sıradışı eylemleri de sıradanlaştırdığımızı mı söylemeye çalışıyorsunuz?
Ahir zamanlarda can sıkıntımızın kaynakları da, gidermek için başvurduğumuz yollar da artıyor, çeşitleniyor. Küreselleşmenin olanakları genişledikçe bir zamanlar özgürleşim aracı gibi görünen pratikler, seyahat bunlardan biri olmalı, kolaylaşıyor. Ama bu arada çarpıcılığını da yitirebiliyor. Çantanızı boşaltmaya vaktiniz olmadan sürekli kendinizi yolda buluyorsanız, yolda olmak özgürlüğü değil tutsaklığı çağrıştırmaya başlıyor. Eskiden sessiz, dingin, dar kasaba yaşamı deyince özgürlükten ne anlıyorsak tersini anlıyorduk. Bugünse bir kasabada ucu köşesi belli, kontrolden çıkmamış, vicdanlı akan, serin bir hayat, metropolde yaşayanların ortak özlemlerinden biri. Bizim seçmediğimiz bir tempoda zorla yaşatılan -ya da bir türlü yaşatılmayan- derin yalnızlık da çabası.
- Dün Kurusu'nda sıradan olana, değişmeyene üstü örtülü bir övgü var. Ama nostalji tuzağına da düşmüyorsunuz. Bu tavrı sürdürmek mümkün mü?
Ölümü daha sık anımsamak bir yol olabilir. Ölümsüzlük gibi olağanüstü, tarih-dışı bir yanılsamaya yaslanıyor ömürlerimiz. Modern insan için ölümsüzlük bir mit değil, bir tür iksir. Yaşamak için yaptığımız onca saçmalığa bir anlam verebilmek için hepimiz düzenli dozlarda bu iksirden almak zorundayız. Yoksa birden durabiliriz. Sonra bütün makine durabilir, çarklar geri dönüşü olmayacak biçimde kırılabilir. Hep birlikte bize dayatılan yörüngeden dışarı fırlayabiliriz. Durmak, tam da bu nedenle yeni zamanların lanetlediği kavramların başında geliyor. Başka kavramlar var yüceltilen, hız gibi, akış ya da geçicilik gibiBizden, iz bırakmayan sıvı varlıklar gibi hiç durmadan akmamız isteniyor. Nostalji bir çıkış değil. O da bize "baş edilemeyen"e karşı boyun eğmeyi, onu olduğu gibi kabul etmemizi öneriyor. Oysa ara sıra da olsa durabilmek, durup öylece zamanın sesini dinleyebilmek ve bunu bir rutine dönüştürmek, oyunu bozmanın ilerici yollarından biri olmalı.
-Akuşima, Tarlabaşı, Sulukule, Süleymaniye ya da Vefa olabilirdi. Genç kahramanınız oradaki değişimden korkup eve sığınıyor. Annesi ise daha uyumlu. Tam tersinin olması beklenmez miydi?
Saydığınız mekânlardan bazıları insanların yaşamdan tekme tokat dışarı atıldıkları, izole değil, iğdiş edildikleri yerler. Tedirgin edici, kendi dilleri, kendi sözleri olan yerler, sızmanız güç.

Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 194. sayısında bulabilirsiniz!


1   2   3  
 
 
Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın  
width=10
Turkuvaz Medya Grubu Copyright © 2003-2012 Tüm hakları saklıdır.
Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
Üretim ve Tasarım

Turkuvaz Medya Dijital