| |
|
 |
Arzu nesnesi olarak İstanbul
"...İskenderiye, Beyrut, İzmir ve elbette İstanbul gibi (kozmopolit) şehirleri ulusallaştırma politikaları, 20'nci yüzyılın suçlarından biridir ve pek çok şehirde işlenmiştir."
Philip Mansel, "Constantinople, City of World's Desire 1453-1924" adını verdiği kitabını 1995'te tamamladı. Kitabın Sabah Kitapları tarafından "Konstantinopolis: Dünyanın Arzuladığı Şehir" adıyla yayımlanması için aradan bir yıl geçmesi yetti. Çünkü kitapta Mansel, Türkiye'de ciddi araştırmalara pek de dayandırılmayan, daha çok dedikodular ve tevatürler düzeyinde giden İstanbul'un siyasi tarihine bakıyordu. Kitap daha çok Batılı kaynaklara dayandığından, İstanbul'un Osmanlılar tarafından ele geçirilmesinden sonra "dışarıdan" nasıl göründüğüne ilişkin hayli geniş ve detaylı bir resim çiziyordu. Kısa süre önce kitabın ikinci baskısı, Everest Yayınları tarafından ve yine Şerif Erol çevirisiyle ama bu defa "Konstantiniyye: Dünyanın Arzuladığı Şehir" adıyla yapıldı. Mete Tunçay'ın önsözü ve Philip Mansel'in, 1995 yılından bugünlere kadar olan dönemde İstanbul'a ilişkin gözlemlerinin de yer aldığı bir sonsözle piyasaya çıkan kitap bir kez daha 1996 yılında gördüğü ilgiyi çekmeyi başardı. Mansel kitabında İstanbul'un fethiyle başlayan süreçte şehirde olup bitenlerin yanı sıra, İstanbul ile Osmanlı hanedanı ve imparatorluğun diğer bölgeleri arasındaki etkileşimi anlatıyor. Biyografisinde "hanedan tarihçisi" olarak adlandırılan Mansel'in çalışmasının odak noktası da yine Osmanlı sarayı. Ancak yanlış anlaşılmasın, hanedan tarihi deyince yalnızca Osmanlı sarayında kim kiminle niye evlenmiş, hangi şehzadenin başı nasıl kesilmiş hikâyeleri yok. Çünkü bir imparatorluk sarayında olup bitenler, yalnızca fiilen o sarayda yaşayanları ilgilendirmiyor. Osmanlı İmparatorluğu gibi, özellikle İstanbul'u ele geçirdikten sonra uzunca bir dönem eski dünyanın stratejik merkezi olarak konumlanmış bir yapının tüm dünyayla ilişkilenmesi kaçınılmaz. Mansel de kitabında, hanedanı ve Osmanlı sarayını bu ilişki ağı çerçevesinde ele alıyor. Kısacık bir yazıda, kitabın ele aldığı tüm temalardan bahsetmek mümkün değil. Ama bana en önemlilerinden biri, İstanbul'la yaptığı evlilikten sonra Osmanlı'nın nasıl bir kimlik değişimine uğradığına ilişkin tespitlermiş gibi görünüyor. Zira Philip Mansel'in anlattığına göre Osmanlı'nın İstanbul'daki konumunun bir nevi "iç güveyliği" olarak algılanması pekâlâ mümkün. Çünkü İstanbul'un alınmasından sonra imparatorluğun -özellikle II. Mehmet döneminde- gerek mali, gerekse insani kaynaklarının bu şehrin imarına adeta hasredilmesi, "Türk kimliği"nden vazgeçmemekle birlikte, bu kimliğe takılıp kalmayan saray çevresi ile Anadolu arasında hayli önemli bir gerilim sebebi olmuş. Bu süreçte Anadolu, Osmanlı'ya, Osmanlı da Anadolu'ya karşı bir miktar mesafelenmiş gibi görünüyor. Konuya ilişkin şu tespitlerde bulunuyor Mansel: "Fatih'in sarayının kozmopolit yapısı bir diğer korku kaynağıydı. Bir şair şöyle yazmıştı: 'Sultanın kapı eşiğinde onurla durmak için / Ya Musevi olmak lazım, ya Acem ya da Frenk. Basit halk Türkçesi'yle yazan anonim tarihçiler için Konstantiniyye, 'bir eziyet ve ıstırap adası, felaketlerin toplandığı yer, bir fesat ve iflas kaynağı' idi. Lanetli şehir, Kıyamet'e kadar terk edilmeli, harap olmalı ve Edirne yeniden başkent yapılmalıydı." Görünen o ki Anadolu ile İstanbul arasındaki gerilim, meyvelerini Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte vermeye koyulmuş. Çünkü Cumhuriyet'in ilanından ve başkent olarak Ankara'nın tercih edilmesinden sonra İstanbul, Mansel'in tabiriyle "ölüyor". Kendisiyle yaptığımız söyleşide Mansel bu durumun, İstanbul'un kozmopolit yapısının homojenleştirilmeye çalışılmasıyla yakından ilgili olduğuna dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: "İstanbul'da da, tıpkı Viyana, Trieste ve İskenderiye'de olduğu gibi farklı dini gruplar, yine dini otoriteler aracılığıyla idare ediliyorlardı. Böylesi dini otoriteler tarafından yürütülme, idare edilme durumu yaratıcılığı, farklılığı öldüren bir şeydir; özgür bilincin, özgür ruhların doğmasını engelleyen bir durumdur. Bu, bir tür mental iktidarsızlaştırma, zayıflatma, yoksullaştırma halidir... Bu anlamıyla Mustafa Kemal'in devrimi çok büyük bir zihinsel oluşumdur, daha önceki o zihinsel cezaevini yıkan bir şeydir... (Öte yandan) Özellikle İskenderiye, Beyrut, İzmir ve elbette İstanbul gibi (kozmopolit) şehirleri ulusallaştırma politikaları, 20'nci yüzyılın suçlarından biridir ve pek çok şehirde işlenmiştir. Bu anlamıyla da monolitik, bütüncül, milli kentler kurma çabası tam anlamıyla bir illüzyondur... İstanbul'la ilgili benim ilgimi çeken bir nokta da, İstanbul'un tarihi boyunca bu milli kategorilere nasıl direndiği, o milli kategorilerin burada çok da işe yaramadığıdır. Ben şunu düşünüyorum, büyük ihtimalle eski tip realist olmayan milliyetçilikler çağını geride bırakıyoruz, ya da bırakmak zorundayız."
| Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 130. sayısında bulabilirsiniz! |  |
|
 |
|