| |
|
 |
Köksüz Çınarlar Romanı
Berrin Karakaş'ı Tebrik Etmek İstiyorum. Hiçbir Şey Olmayışını, Romanda Kullandığı Dilin Altına Bir Tansiyon Hapı Gibi Yerleştirmiş Zira. Elbette Var Bir Olay Örgüsü. Ölümler, Hastalıklar, Birbirinin Boğazına Sarılmalar, Kazalar, Yaslar, Umut Bağlanılan Geceler, Vazgeçişler, İyileşmeler, Travmalar... Hepsi Var Ama Bunların Hiçbiri Karakaş'ın Kurguladığı Dil Kadar Güçlü Bir Etkiye Sahip Değil.
Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu'sunun ve Reşat Nuri'nin Yaprak Dökümü'nün durup durup dizi olarak karşımıza çeşitli dönemlerde çıkması tesadüf olmasa gerek. Aşk-ı Memnu bu ülkenin "üst sınıf"larına, Yaprak Dökümü ise "orta sınıf"larına yönelik birer eleştiridir. Elden kaçıp giden bir şeylerin yasını tutarlar da bir türlü adını koyamazlar. Sürekli müzakere edilip yenilenmediklerinden hayatiyetlerini kaybeden ve yalnızca adı olan kimi ahlaki değerler için ağıt düzerler. Seyri göz yaşartır, doğrudur; ama karşılarında her birimiz sanki parayla tutulmuş profesyonel ağlayıcılar gibiyizdir. Birkaç yıl önce bir sahafta yarısına yakını yazılmış bir defter bulmuştum. Berrin Karakaş'ın yeni romanı Üç Noktalar Sarayı (Turkuvaz Kitap) aklıma o defteri getirdi. Defterin sahibinin hayatta olduğunu zannetmiyorum, belki ailesinden birileri hayattadır, o yüzden kimin olduğunu söylemeyeceğim. Bugünün parasıyla hepi topu 25 kuruşa satın aldığım defterin (herhalde aileden biri satmıştır) beni çarpan tarafı, çift alfabeli oluşuydu. Adam yerel gazetede dünya ahvaline dair fikirlerini yazan bir öğretmendi anlaşılan. Gazetede yayımlayacağı yazıların müsveddelerini bu deftere olabildiğince yeni üretilmiş kelimelerle ve latin alfabesiyle yazmıştı. Kişisel günlüğünü, duygularını, başına gelenleri, dedikoduları ise Arap alfabesiyle ve kıyak denebilecek bir Osmanlıcayla kaleme alıyordu. En çok karısından şikâyet ediyordu. Karısı her iki alfabenin de yabancısıydı, onun varlığı adamın cemiyet içindeki duruşunu sarsıyordu. İçim burkulmuştu defteri elime alıp içindekine anlam verebildiğimde. Kişisel planda bir imkân gibi duran iki alfabelilik, bir yanıyla trajik bir bölünmenin adıydı. Adamcağız ne biri, ne ötekiydi. Karısının kocası değildi, olmamalıydı. Öte yandan kadının varlığı onun tahayyül ettiği insan olmasına engel oluyordu. Adamın kendisine dair varsayımları, okuma yazma bilmeyen karısının varlığına çarpıp değilleniyordu. Nedense aklına karısına okuma yazma öğretmek gelmemişti.
| Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 210. sayısında bulabilirsiniz! |  |
|
 |
|