![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
Gelecekten vazgeçmek İnci Aral romanın başına "Bu romandaki kişiler ve olaylar hayal ürünü olup gerçek kişi ve olaylarla bir ilgisi yoktur" derken, herhalde kimseyi zan altında bırakmadığını söylemek istiyor. Romanı okuduğunuzda ise o kişilerin ve olayların nasıl da gündelik yaşamımızı şekillendirdiklerini, hadi itiraf edelim, anlatılanın bizim hikâyemiz olduğunu anlıyoruz. Küresel sermaye savaş seviyor. Sadece insanları birbirine kırdırmakla da yetinmiyor; karşısında eğilip bükülmeyeni de kusup sayfa kenarlarına itiyor. Böyle bir denklemde mücadele etmek anlamını yitiriyor; yenilgi ve başarı yer değiştiriyor. "Küresel eğilimlere" yenilenler başarıyor, direnenler yeniliyor. Olmayan tek şey var artık: Gelecek. İnci Aral'ın bugün piyasaya çıkacak Safran Sarı'sını (Merkez Kitaplar) şaşırtıcı kılan, "geleceksiz" olma durumunu iyice kavrayıp, büyük bir zarafet ve merhametle gözler önüne sermesi. Zarafet ve merhamet sözcüklerini özellikle kullanıyorum: Kendi kuşağının, sonrakilere, örneğin benim gibi 90'larda genç olanlara ve asıl bizden sonrakilere gösterdikleri anlayışsızlığın, önyargıların ötesine geçiyor Aral. Kavramaya, anlamaya, anlatmaya çalışıyor. Bu çağın yoldan çıkmış hikâyesini, yan yollara sapmadan, süsleyip püslemeden, daha da önemlisi o hikâyenin "kahraman"larını yargılamadan anlatıyor. Bugünün romanı olarak nitelendirebileceğimiz Safran Sarı'nın hikâyesini özetlemeye çok da lüzum yok. O hikâyeyi, plazaların "açılmayan pencerelerinden", Nişantaşı'nın marka mağazalarından, gereğinden fazla oynayarak öğrenilmiş standartlara indirgediğimiz bedenlerimizden ve hatta cinselliklerimizin bize açtığı daracık ama tutkulu pencerelerden dünyayı izleyenler zaten biliyor. Yaşıtlarından çok önce zirveye ulaşmış Volkan, dışarıdan anlamsızmış gibi görünen mutsuzluğunun ve yalnızlığının pençesinden kurtulmaya çalışıyor. Melike (İnci Aral'ı takip edenler onu Yeni Yalan Zamanlar'dan hatırlayacaklar) ensest artığı cinselliğinin onu sürüklediği çelişkilerle baş etme uğraşında. Mutena iken Eylem'e dönüşen bir genç kız, baskıcı ve dindar bir aileden kaçarken aradığı geleceği, eski emniyet gediklisi Aysevim'in açtığı "class" genelevde geçmişe gömüyor. Eylem ve Volkan, sanal alemde kesişen yollarının hakikatini çoktan yitirmiş gerçek dünyada ayrılmasına tanıklık ederlerken sahnedeki diğerleri, bu tesadüfler evreninin bir parçası haline nasıl olup da geldiklerini kendi yollarınca sorguluyorlar. Ama bu sorgulama hakikatle yüzleşmekten kaçmak için yeni yollar keşfetmekten başka işe yaramıyor: Selda resmi, Nilhan lezbiyenliği, Harun şiirini bir süse dönüştürerek Eylem'i tüketirken aynı çemberin içinde bir o yana bir bu yana savrulmaya devam ediyor. Bütün bu karakterlerin en çok paylaştıkları ise yalnızca dile kolay yoksunluklar: Güvensizlik, yarınsızlık, hayalsizlik... Aral romanın başına "Bu romandaki kişiler ve olaylar hayal ürünü olup gerçek kişi ve olaylarla bir ilgisi yoktur" derken, herhalde kimseyi zan altında bırakmadığını söylemek istiyor. Romanı okuduğunuzdaysa o kişilerin ve olayların nasıl da gündelik yaşamımızı şekillendirdiklerini, hadi itiraf edelim, anlatılanın bizim hikâyemiz olduğunu anlıyoruz. Aral'ın kahramanları, kalabalığın içinden, yaşadıkları dünyayı, canlarını yakmak ve konforlarından vazgeçmek pahasına da olsa sorgulamalarıyla ayrılıyor. Başarılarını da, başarısızlıklarını da onları fazlasıyla tek tip ve homojen "kitle"den ayıran öykülerine ve o öykülerin yarattığı hem içlerine hem dışlarına dönük bakışlarına borçlular; tabii bir de kendi kaderlerini belirleme konusundaki ısrarlarına. Eylem, birkaç saat sonra "ekip çalışmasına uygun olmadığı" için çıkarıldığı iş yerindeki insanları anlatıyor: "Gergindiler, ya da kızgın, çünkü ne kadar sıkı çalışırlarsa çalışsınlar bu masaların başında kalmaya mahkûm hissediyorlardı kendilerini. Aralarında hırslı olanlar, boş vermişler, bile bile ya da bilmeden uysallıştırlmışlar olmalıydı. Ortak yanları ise umutsuz oluşlarıydı." Ve bu insanlar karşısında Eylem'in, "En büyük kusuru ise hiç kuşkusuz ilkeleri, belli bir kişiliği olması ve kibir gibi görünen birikimiydi. İnsanlar bunun kokusunu alıyorlar, acımasız bir kıskançlığa kapılıyorlardı." Volkan ise bir ucundan sürekli yakalandığı kendiyle hesaplaşmasını kıyısından döndüğü bir panik atak kriziyle içsel sesine itiraf ettiriyor. "Ben, diyordu, hep ben, yıllardır. Kimdi, ne anlama geliyordu bu ben? Belirsiz bir geleceğe doğru aceleyle koşmaktan yorulmuş, dibe vurmuş biri. Hayattan isteyebileceği hiçbir şey kalmamış da ne isteyeceğini bilemez hale gelmiş, duygu ve düşünceleri normal sayılan her şeyin dışına çıkarken başkalarının izin verdiği gibi yaşamayı kabullenmiş bir salak!" Tuhaf olan, Volkan'ın rötar yapan bir uçağa sinirlenirken kendine bir anda dışardan bakma fırsatı bulmuş olması, bir başka deyişle "ben"inin kendine yakalanması. Bu arada zannetmeyin ki İnci Aral ders veriyor, kıssadan hisse çıkarıyor ya da nostalji yapıyor. Tersine bu yöntemlerin hiçbirinin işe yaramayacağını çok iyi biliyor. Bu roman aracılığıyla bizimle tanıştırdığı karakterlere böyle misyonlar yüklemenin onları bu zamandan koparacağının farkında. Bu yüzden ne kahramanlarına ne de okurlarına müdahele ediyor. Yalnızca dikkat çekiyor ve ayna tutuyor. Özel oyunlara, yeni denemelere gereksinim duymuyor, derdini okurunu yormadan, yıpratmadan, onunla işbirliği yaparak söze dökmeyi tercih ediyor. Böyle olunca insan derdi olanın kalemiyle, yazmakla derdi olanın kalemi arasındaki farkı bir kez daha anlıyor. |
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|