![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
Berkun Oya'nın Üçlemesinin İlk Ayağı "İyi Seneler Londra"nın Üç Oyuncusu Birarada: Ülkü Duru, Ali Atay, Zuhal Olcay Aslında Bu Bir Ülkü Duru Filmidir!
Bir zamanlar yaptığı televizyon programından tanıdığımız, aslen tiyatro yönetmeni Berkun Oya, kafa karışıklığını ilk filmi "İyi Seneler Londra'ya" yansıtmış sanki. Bu nedenle filmi tanımlamak çok zor. Çok emek harcandığı belli ama… Sinema eleştirmeni olmadığım için haddimi bilip susmayı yeğliyorum. Ve son olarak diyorum ki, Yaşar Nur'u canlandıran yılların tiyatrocusu Ülkü Duru'yu bir de sinemada izleyin, genç ve geleceği çok parlak oyuncu Ali Atay'ı (Firuz) keşfedin ve Fazıl Say'ın yaptığı film müziğine kulak kesilin. Filmi izleyene kadar hep "Bir Zuhal Olcay filmi" zannediyordum. Halbuki Ülkü Duru filmi bu. Neden öyle bir his uyanıyor insanda? Ülkü Duru: Öyle lanse edildiğini zannetmiyorum ama tabii ki Zuhal Olcay çok daha popüler olduğu için. Filmde de ünlü bir şarkıcı Londra'ya gidiyor ve orada başına çok şey geliyor. Zuhal de ünlü bir şarkıcı ve oyuncu olduğu için otomatik olarak öyle algılanıyor. Aslında Zuhal böyle olmadığının altını çiziyor. Çok önemli değil, izledikten sonra kimin üstüne olduğu görülüyor zaten. Ali Atay: Böylece Ülkü'nün de şarkı söylediğini görmüş olduk. Ü.D.: Ezberi bozduk aslında. A.A.: Senaryonun yazıldığı anı çok yakından bildiğim için rol zaten ilk cümlesinden itibaren Ülkü'ye yazılmıştı. -Ülkü Hanım ve Ali Bey, Berkun Oya ile tiyatroda da beraber. Bu, onun ilk uzun metrajlı filmi. Teklif nasıl geldi? A.A.: Bana teklif gelmedi, projeyi beraber oluşturduk. Bir film yapalım diye hareket ettik ama nasıl bir film olacağını düşünmedik. Zaten Berkun'un kafasında binlerce hikâye vardı, onlardan bir tanesini hayata geçirme isteği duydu. Sonra da bunu Ülkü'yle paylaştık. Ü.D.: Berkun tiyatroda da oyun yazarken bana ve Ali'ye yazıyor rolleri. "Sinema yapalım" dedim bir gün, Ali ile Berkun arkamdan kaş göz işaretleri yapmaya başladı. Böyle bir proje düşünüyormuş ama bana sürpriz yapmak istiyormuş. Hatta "Sen cadısın galiba" dediler. Berkun o gece geldi ve senaryoyu gece üçe kadar anlattı. Etkileyici olan anlattığı senaryoyu daha yazmadığı halde, yazdıktan sonra hepsinin olmasıydı. İnsan kafasındaki hikâyeyi çok güzel anlatır, sabaha kadar da oynar ama bunu kaleme almak çok zordur. Aynısını senaryoda görünce uçmuştum. A.A.: Çok acayip bir şey oldu. Bana "Bir rol var, tarif edemiyorum, sadece anlamanı ve düşündüğüm şeyi oynamanı istiyorum" dedi. Tarif ettiği şey, aslında doğu şivesi olan ve Londra'da yaşayan bir adamdı. İşim çok zordu. Kendime has teknikler bularak çalıştım. Aslında bize yazıyor rolü ama bizden beklentisinin üstünde başka bir şey bekleyerek yazıyor. Zuhal Olcay: Berkun kendine has dünyası olan biri. Tiyatroda yaptıklarını takip ediyordum. Dolayısıyla böyle bir insanın yapabileceği işin ne olabileceğinin sınırlarını az çok hissettim, içinde olmak istedim. Bir de ilk filminde böylesine cesur bir iş yapacak birini izlemek istedim. - Hiç tereddüt etmediniz yani? Z.O.: Senaryonun ilk sayfasını aldım ve hemen bitirdim. Genelde okurken sıkılırım. Durayım, çay-sigara içeyim, uyuyayım, yarın okurum derim ama olmadı. Bitirdikten sonra telefonu aldım ve "Tamam" dedim, "bunda varım". - Neydi diğer senaryolardan farkı? Cüretkârlıklar, küstahlıklar, doğrular... Karakterlerin birbiriyle ilişkileri, hafif snob tavrıSenaryonun hafif, kendine has bir hali de var. Berkun'u ve Ülkü'yü tanıyorum ama Ali'yi tanımıyordum. Sadece tiyatroda yaptıklarını biliyordum "Londra'da çok Firuz var" -Firuz alışık olduğumuz ama çok enteresan bir karakter. Kimi gözlemlediniz? A.A.: Çekimlerden on gün önce Londra'ya gittik ve Türk mahallelerine takıldım. Barlara gittim, kahvede oturdum. Kendime has, yarattığım dille alışveriş yaptım. Oradaki çocuklarla arkadaşlık etmeye başladım. Deforme olmaya başlamış Türkçe'ye alıştım. Senaryoyu önce İngilizce tonlayarak baştan sona okudum, sonra aynı tonlamayla Türkçe. Çok yararı oldu. Özellikle bazı sahnelerde. Bazı İngilizce kelimeleri olduğu gibi kendi bölümlerime aldım. Çok eğlenerek çalıştım. - Zuhal Hanım, sizin Londra'da da eviniz var. Çok sık gidip geliyorsunuz. Karşılaştığınız Firuzlar var mı ? Z.O.: Var tabii. 19 yıldır gidip geliyorum Londra'ya. Bir kere ses aynı, fonetik, dili kullanış biçimi... O İngilizce-Türkçe karışımKebapçılara gidersiniz, take-away dönerciler vardır, oradaki tipler hepsi birer Firuz aslında. Ama Firuz yırtmış olanlardan; otelde çalışıyor. A.A.: Orada otellerde çalıştırmıyorlar Türkler'i. - Canlandırdığınız karakterin yaşadıkları, gerçek hayatta başınıza gelse? Mesela Yaşar Nur gibi, bir dostunuza yardımcı olmak için birkaç saatliğine bebeğine baksanız ama sonu korkunç olsaNe yapardınız Ülkü Hanım? Ü.D.: Aman yapmayın, ne olur. Bunun karşılığı yok. Düşünmek bile istemiyorum. Hayatım boyunca kurtulamayacağım bir ceza. - Ya siz Zuhal Hanım? Zeynep, dostuna emanet ettiği bebeğini dönüşte bıraktığı gibi bulamıyor Z.O.: Bunu hayal bile edemiyorum. Büyük bir trajedi. Ama oynadığım karakter enteresan bir kadın, ilginç, tuhaf. - Nasıl biri Zeynep? Z.O.: Öyle bir arkadaşım var mesela. Onu hiçbir şey mutlu etmezdi. Mutluluğunun içinde bile mutluluğuyla dalga geçip mutsuz oluyordu. Zeynep gibi kronik mutsuzZeynep için gerçek bir trajedi yaşamak, "Oh ya nihayet üzülecek gerçek bir olay var" diye düşündürtmüş olabilir. Göreceğiz bakalım. Zavallı aslında. Canım benim, canım bir karakter. - Sizin de çevrenizde kronik mutsuzlar var mı Ülkü Hanım? Ü.D.: Aman efendim, dolu! Z.O.: Hele ki günümüzde.
|
||||||||||||
|
|||||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|