| |
|
 |
Mayo ile türban arasında garip bir sandviç
Her problem, kaçınılmaz olarak, matrak biçimde kadına dönüşüyor. En derin bir felsefi kaygı ancak "ete kemiğe" bürünüp de "türban" olunca fark edilebiliyor.
Şu meşhur adamın meşhur cümlesi tüylerimi ürpertmişti ilk okuduğumda. Huntington'dan bahsediyorum. Hani, "Medeniyetler Çatışması" makalesinde "Türkiye en derininden ikiye bölünmüş bir ülkedir" demişti ya. Bu cümlenin asla namuslu bir tespit ya da tahmin değil; bir temenni olduğunu düşünerek teselli etmiştim kendimi. Ama hep o cümlenin peşinde oldum. Sokakta, kahvehanede, okulda, her yerde onun izini sürdüm. İnşallah o "derin çatlağı" bulamam diye de dua ederek aradım. Ancak hep tersi çıktı. Hep buldum. Hep bir yerlerde gördüm onun soğuk yüzünü. Son Cumhuriyet mitinglerinde de zaten, siyah gözlükleriyle ve cool duruşuyla oradaydı. En arkada, bej fötr şapkasının altında, kalkık yakalarının arasında, siyah gözlüklerinin arkasında, purosundan düzenli nefesler alarak ve elindeki bakmadığı gazetenin üstünden kalabalığı uzun uzun süzerek duruyordu, "Derin Çatlak". Bazıları "Türkiye yarıldı" bile dedi. Nasıl dilleri vardı? Doğru olsa bile nasıl dilleri vardı? Ama işte galiba, dilimizin ucundakini söylemenin vakti geldi. O kelimeler, bir hastanın ateşler içindeki dudaklarına kendiliğinden tırmanıyorlarmış gibi gelip döküldü geveleyen dudaklarımızdan. Üstelik, bu gerçeği öyle bir zamanda söylemek ve bağrımıza taş basarak kabul etmek zorunda kalıyoruz ki! Ne Paul Valery düzeyinde bir "Manevi Kriz" broşürü yazacak şairimiz var, ne Oswald Spengler gibi özeleştiri yapabilecek bir yazarımız var ne de Puşkin'in 100. doğum yılı toplantısında, ellerini ifritten titreyen ağaç kökleri gibi kalabalığın üzerine doğru uzatıp konuşan ağzı köpüklü bir Dostoyevski'miz. O ünlü konuşmasında Dostoyevski, Karamazovlar'ın iki kahramanına atıf yaparak; "İşte Rusya'nın geleceği! Coşkun yürekli Mitya'yla, ruhu ezilmiş, saf ve bilge Alyoşa'nın kucaklaşmasındadır" demişti de ezelrakibi Turgenyev yerinden kalkıp onu gözyaşları içinde kucaklamıştı. Turgenyev ve Dostoyevski, Rus arabasını iki ayrı yöne doğru sürüklemeye çalışan öncü atlardı. Turgenyev kazandı. Ama Dostoyevski kaybetti mi? Belki. Sadece 1917-1989 arası için kaybetti. Bugün tarihçiler tarafından, "tarihe geçebilecek büyük devlet adamlarından biri" kabul edilen ve Rus kiliselerini birleştirip ülkenin eski büyük birliğini kurmaya çalışan Putin'in arkasında ikisinin de büyük entelektüel birikimi var. Alın teri var. Bugün de tartışma bitmiş değil Rusya'da. Hollanda akademisinin uyanık öğrencisi Büyük Petro'nun başlattığı "Gardırop Batıcılığı" ile Puşkin-Gogol-Dostoyevski'nin tepkisinden kaynaklanan "Rusyacılık"ın didişmesi hâlâ devam ediyor. Ama nasıl? Bir önceki yazımda söylemeye çalıştığım 140 kelimeyle mi sürüyor tartışma? Elbette hayır. Dostoyevski'nin kendilerine karşı maçı kaybettiği Bolşevikler'in, haklı olarak gururlandıkları gibi, orada "Dostoyevski'yi anlayabilecek milyonlar yetiştirildi". Biz ise İsmet Özel'in sadece kadın konusunda söylediklerine "tu kaka" dedik de mesela "Türkiye, 1954-1959 arasındaki büyük şiir atılımımız olan İkinci Yeni'yi anlayabilseydi, aşağı yukarı büyük bir devlet olabilirdi" sözünden hiçbir şey anlamadık. O şiir atılımının öncülerinden biri olan Sezai Karakoç'un, arkadaşları Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan ve Cemal Süreya'yla birlikte asırlar önce öldüğünü söylesek, halkımızın çoğu inanacak. Peki geriye ne kalıyor? Geriye şu kalıyor. Türkiye'nin kimyasına dokunabilecek, onu sağaltabilecek kadar derin entelektüel ilgileri harcıyoruz. Sağcısı da bunu yapıyor, solcusu da. Türkiye'nin "örgütlenmiş bir cehalet" olarak hayatını sürdürüyor olmasının derin kaderi budur.
| Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 99. sayısında bulabilirsiniz! |  |
|
 |
|