AKTÜELHepoku    
Her Hafta width=3 Türkiye width=3 Dünya width=3 Toplum width=3 Kültür Sanat width=3
 
   
 
Peki ruh bir süreliğine ölebilir mi?



Peki ruh bir süreliğine ölebilir mi?

Halkımızın kör inançları, psikolojisi, âdetleri, görenekleri, korkuları, sevinçleri bizim biricik sosyal battaniyemiz değil midir ve dindar olmayanların da psikolojik yaşam sahası değil midir?

Bir süreliğine değil, bir anlık ölümünü yazmıştı Goethe bir zamanlar. Faust'u, yani ruhun ölümünü yazmıştı. Ruh'un Mephisto'ya (Şeytan'a) satılması ve karşılığında "dünya nimetlerinin" kazanılmasını yazmıştı. Büyük şair, bazılarına göre Avrupa'nın en iyi zekâsı, Nietzsche'ye göre ise "saygı duyulacak son Alman" olan Goethe, altmış yıl boyunca bu kitaba çalıştı. Başka bazı Avrupalı yazarların yazmayı hayal edip de başaramadıkları "büyük kitabıydı" bu, Goethe'nin.
Büyüktü, çünkü acısı ve trajedisi yeniydi. Yeni dünyanın yeni acısını sezebilmiş, modern dünyanın kapı eşiğinde durarak onu eski dünyaya tanıtabilmişti. Bu kitaptan sonra, dünyada ve insanda Ruh'tan boşalan yerlerin kanamasına kısaca "Faustyen acı" demeye başladık. Ruh'un bu büyük boşluğunu Faust'un Mephisto'dan aldığı (veya Prometheus'un Olemp tanrılarından çaldığı) dünya bilgisi asla dolduramadı. Goethe'nin zamanında suların önüne büyük bentler yapan, tabiatı boyunduruk altına alabilen, bugün ise uzay ve bilgisayar teknolojilerini kuran insanlığın trajedisiydi bu. Goethe'nin, sekseninde bir ihtiyarken tutup Şirazlı Hafız'ın Divan'ına sığınmasını Faust olayından bağımsız düşünemeyiz.
Bizim gibi gelişmiş ülkelerin gelişmişliklerinin radyoaktivite çöplüğü olmakla kendi radyoaktivite çöpünü üretebilme imkânı arasında kararsız kalan ülkeler için iş iki kat daha zor. Dolayısıyla ülkemize sokulan zehirli atık varilleri gibi, bünyemize her nasılsa girmiş birtakım fikirlerle de uğraşmak durumundayız. Bunlar ülkenin bağışıklığını etkiliyor çünkü. Bizi zayıf düşürüyorlar. Yol almamızı engelliyorlar. Önümüzde bir yol olup olmadığını görmemizi engelliyorlar.
Mephisto'dan bize düşen yarım yamalak dünya bilgisi ve teknik bilgi karşılığında elimizden çıkardığımız şey gerçekten büyük ve geri gelmeyecek cinsten. Şu soruyu sormak zorundayız: Memleketimizin bir ruhu var mıdır? Türkiye'nin büyük ve derin ruhu nedir? Bizim derin psikolojimiz nedir? Varsa eğer bir ruhumuz, bu ruhu besleyen yeraltı kaynakları nelerdir?
Okumuşların dindarlığı, ilginç biçimde hep "saygı" duyulacak bir "entelektüel yaramazlık" olarak algılanıyor bu memlekette. Yani uzaktan şapka çıkarmak maharet sanılıyor. Bu, "saygılıların" Din'e ne kadar turist nezaketiyle ve ürkekliğiyle baktıklarını da gösteriyor aslında. Aldıkları eğitim ve bütün entelektüel şarj olma yolları onların kafalarını göç ettiriyor, göç-ertiyor. Geriye geldiklerinde, kendi kültürleriyle karşılaştıklarında takındıkları bu nezaket, bundan dolayı çok anlamlı aslında. Oysa, şu sorunun aciliyeti, "halkın inançlarına saygılı - çünkü UZAK" azınlık için de geçerli: Ruh olmadan nasıl yaşayacağız? Bir memleketin Ruhu hukuk kurallarıyla oluşturulamaz. Büyük ve kadim bir kendiliğindenlik olmadan, hatta yarı bilinçsiz bir kolektif bilinçaltı olmadan Ruh'tan bahsedemeyiz. Çağdaşlık bir Ruh değil; Faust'tan beri insanlık için ruhsal bir "yara" aynı zamanda o. Bu yaradan, "Bütün fezayı dolaştım; ama Tanrı'ya rastlamadım" veya "İnsan vücudunu en ince ayrıntılarına kadar parçaladık; ama ruha rastlamadık" gibi haplarla kurtulamayız. Bırakın Tanrı'nın varlığını; halkımızın kör inançları, psikolojisi, âdetleri, görenekleri, korkuları, sevinçleri bizim biricik sosyal battaniyemiz değil midir ve dindar olmayanların da psikolojik yaşam sahası değil midir?
Öbür taraftan

Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 101. sayısında bulabilirsiniz!


 
 
Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın  
width=10
Turkuvaz Medya Grubu Copyright © 2003-2012 Tüm hakları saklıdır.
Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
Üretim ve Tasarım

Turkuvaz Medya Dijital