| |
|
 |
Karaçoban Yatılı Bölge İlköğretim Okulu Öğrencisi Kaya İşçimen'in (12) Kuşkulu Ölümünü Araştırdık
Yüzde 0,1 Coğrafyası
Türkiye'deki Afganistan Tungal'da saatler ilerledikçe sohbetin konuları değişiyor. Tavuk avına çıkan bir tilkinin sesi duyulunca birkaç delikanlı dışarı çıkıyor. Bir köylü 301. madde hakkındaki görüşümüzü soruyor, bir diğeri türbanı. Bir ara Kerem'e "Niye kadınlarınızı arka odaya tıkıyorsunuz. Niye yüzlerini kapattırıyorsunuz" diye sorunca yemin billah ediyor: "İsteyen başını açabilir. Vallahi kendileri istiyor. Kapanmayı kendi aralarında moda yapmışlar! Kız çocuklarının okula gitmesini istemediğimiz doğru. Çünkü kız ergenlik çağına geliyor. Biri laf atarsa, kan akar. Kimse kan akıtmak istemediği için kızını okula göndermek istemiyor. Servis verirlerse, takla atarak yollarız kızlarımızı. Ama böyle bir yerde insan kızını yatılı okulda okutmak istemez. Bazen yollar kapanıyor, on gün göremiyorsun. Telefon da yok. Anlayacağın Türkiye'deki Afganistan'ız. Bir Taliban'ımız eksik." Ertesi gün Tungal güneşi görmeden, 77'lik Hayrettin dedenin ağabeyi 84 yaşındaki Hacı Reşit Bey ile birlikte çıkıyoruz yola. Kaya'nın ilkokul beşe kadar okuduğu Bozyar Köyü ilkokulunun önünden geçip Seyrantepe'ye gidiyoruz. Hacı Reşit Bey bizden önce içeri girip taziyelerini bildiriyor. 7'si kız 11 çocuğu kalan baba İşçimen biraz soğuk, biraz kuşkulu fakat açılması zaman almıyor. Oğlunun yemeklerden zehirlendiğinden kuşkulu ama başına iş açılmasından korkuyor İşçimen: "Dedim ki oğlumun niçin öldüğünü ortaya çıkarmak zorundalar. Bu çocuk şimdiye kadar bir aspirin bile içmemiş. O kadar temizdi ki kötü yemekleri yemezdi. Ölmeden üç gün önce arkadaşlarına sürekli 'keşke param olsaydı da dışarıda yemek yiyebilseydim' demiş. Hiçbir hocasından şikâyetçi değilim. 400 çocuk var orada. Kontrol etmek için hoca da arada bir tokat atar, normaldir. Ama durup dururken bir çocuk nasıl ölebilir!" Adnan Menderes'in idam edildiği 1961'de dünyaya gelen İşçimen, genç yaşta 12 çocuk babası olunca yoksulluk daha da ağırlaşmış. O yüzden ilk aylarda çok sevinmiş üç çocuğunun yatılıda okumasına. Çocuklar da bir anda değişmişler, boy atıp sağlıklı görünmüşler. Devletin verdiği temiz ve güzel kıyafetler içinde nazar değmesinden korkmuşlar hatta. Fakat ikinci ayın sonunda zayıflamaya, mutsuz görünmeye başlamışlar. Görüştüğümüz birçok veli de okula giden çocukların hastalanmaya, zayıflamaya başladığını söylüyor. Bazısı hastalıktan sonra bırakmış okulu. Mutsuzluklarına rağmen yatılı "eğitimini" sürdürenler ise okuldan ayrılmak için adeta Kaya'nın ölümünü beklemişler! Kaya ölünce, onlar da aç ve çıplak kalma pahasına, karla kaplı soğuk damlarının altına sığınmışlar. Biz İşçimen'in evindeyken okul müdürü Nazım Aksoy telefon ediyor. Babayla müdür arasında gerilimli bir konuşma geçiyor. İşçimen, okul müdürüne "Acım büyük, kimseyle görüşmek istemiyorum. Kimseden şikâyetçi değilim. Kızlarım gelmek istemiyor okula. Ben mani olmuyorum, kendileri gelmiyor" diyor. Aksoy ise okula müfettişlerin geldiğini ve kendisiyle de görüşmek istediklerini aktarıyor. Görüşme bitince İşçimen izah ediyor: "Müdür diyor ki, kızlarını gönder okula. Kızlarım kardeşlerinin ölü bulunduğu yatakla karşılaşmak istemiyor. Büyük kızım her gün ağlıyor. Yalvarırım gönderme, diyor. Haksız değil! Otopsi raporu henüz çıkmadı. Nasıl oldu bu olay, bilemiyoruz. Öğretmenleri suçlayıp günaha girmek istemiyorum. Ama durup dururkenNasıl olur, anlamıyorum." Ceketinin cebinden çıkardığı fotoğrafı uzatan İşçimen, Kaya'nın ismini anmaktan imtina ederek konuşuyor: Onun fotoğrafı, onun okulu, onun öğretmenleri, onun kardeşleri, onun annesiOğlunun ismini ölümle özdeşleştirmek istemiyor adeta. Kaya'nın fotoğrafını duvara da asmamışlar ama sebebi başka: "Dinimize göre ölenlerin resmi duvara asılmaz. Asılsa bile üstüne örtü örtmek lazım. Mesela bakın, şu örtülü fotoğraf rahmetli yeğenime ait" Kaya'nın ölümünden sonra "öğretmen dövdü" diye ifade veren kızını ise görmüyoruz. Sadece kapıdan içeriye çayları veren genç bir kız çarpıyor gözümüze. Anlaşılan aileye kuşkularını dillendirmek de büyük bir tehlike olarak belletilmiş... Son durak Karaçoban'daki Yatılı Bölge İlköğretim Okulu. Seyrantepe'nin karlı yollarından ilçeye inerken, yolda otostop çeken iki çocuğu alıyoruz. Biri Kaya'nın sınıf arkadaşı! Elim olaydan sonra okulu terk eden çok sayıda öğrenciden biri. Kaya'nın kızkardeşinin iddia ettiği gibi dayak yedikten sonra yatakhaneye gittiğini ve sabahleyin ölü bedeninin çıktığını söylüyor ama hemen düzeltiyor sözünü: "Kızkardeşi öyle demiş ama dayak yiyip yemediğinden emin değilim. Okulda dayak var tabii. Özellikle müdür ve müdür yardımcısı bazen tokat atıyor, bazen de sopayla dövüyor. Yemekler kötü olunca çok, iyi olunca az veriliyor. Bir de akşam saat beşte yemek yiyorduk. Aç kalırsan kahvaltıya kadar beklemen gerekiyordu. Bizim sınıfta dayak yoktu çok. Çünkü ben de Kaya gibi 7. sınıftaydım. Seneye mezun olacaktım ama bir daha gitmeyeceğim okula!" Çocukları, ilçeden çok büyük bir köyü andıran Karaçoban'ın çarşısında indirip okula gidiyoruz. Bekçi "O mevzu kapandı, müdür beyle görüşemezsiniz. Okula da giremezsiniz" diyor. Çağırdığı müdür yardımcısı, gençten bir öğretmen. Sert bakışlar fırlatıp yumuşak sözler sarf ediyor: "Kusura bakmayınız, bilgi vermek isterdim ama 657'ye tabiyiz. Konuşma ve demeç verme yetkimiz yok." Kaymakam izin verirse okulun kapılarını açabileceğini söylüyor. Kaymakam ise sıkıntıları dinlemek üzere cep telefonunun çekmediği köylere gitmiş! Üç saatlik bekleyişten sonra tekrar okulun kapısına dayanınca içeri aldırıyor bizi müdür Nazım Aksoy. Kaya'nın ölümü hakkında konuşmak istemiyor önce ama sonra dayanamayıp parlıyor: "Çocuk gayet sağlıklıydı. Yatağında ölü bulunmuş. İlla bir sebebinin olması gerekmiyor. Allah'ın işi bu. Allah'ın işine de karışamayız ki! Dedikodu çıkmış, okul iyi ısınmıyor diye. Bu kış toplam 200 ton kömürümüz vardı. Yakında tekrar satın alacağız. Ne oldu bu kömüre? Bakın pencereme, bu kış ortasında niye açık tutuyorum sizce!"
| Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 137. sayısında bulabilirsiniz! |  |
|
 |
|