![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
Prof. Eser Karakaş'a Göre, 45 Milyon Seçmenin 35 Milyonunun Vergi Vermemesi Türk Demokrasisi İçin En Ciddi Tehditlerden Biri 333'den 301'e, Aysun Kayacı!
"Vergi vermeyen çobanla, vergi kaçıranla benim oyum niye eşit" sözünden dolayı günlerdir tartışılan Aysun Kayacı, 'sarışın'lığına da atıfta bulunularak ağır şekilde eleştirildi. Elbette eşit oy hakkını sorgulaması ve üslubu mazur görülecek gibi değildi, ama serzenişi külliyen mi yanlıştı? Prof. Eser Karakaş'a göre, Türkiye'de seçmenlerin yüzde 80'i vergi vermiyor ve devletin finansmanına katılmıyor ama aynı çoğunluk on yıllardır iktidarları belirliyor. İşte öncesinde çocukluk travmalarından türbanı araştırmaya kalkmasına kadar ilginç bir Aysun Kayacı portresi; akabinde Prof. Eser Karakaş'tan Aysun-çoban tartışmasının yanlışları ve doğruları… Bülent Ersoy "Başkalarının savaşı için, doğurduğum çocuğu toprağa veremem. Oğlum olsa askere göndermezdim" dediği için adeta toplumsal lince uğradığında, "Bülent Ersoy'un neler hissettiğini anlayabiliyorum. Terörle mücadelenin teröristle mücadele olmadığını söylemeye çalıştı. Oğlumu yollamak istemeyebilirdim, ama ben koşa koşa giderim" diyerek Ersoy'u devletle de ayrı gayrı düşmeden savunmuştu Aysun Kayacı. Çok değil, birkaç hafta sonra 'şekil' olarak benzer bir duruma düşeceğinden bihaberdi. NTV'deki programında "Ben vergi veriyorum, niye vergisini vermeyen, çok özür dilerim herkes üstüme gelecek ama kalıp olarak söylüyorum, 'dağdaki çoban'la' benim oyum eşit mesela? Hiç vergisini vermeyen, vergi kaçıranla niçin oyum eşit? O benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba" sözlerini sarf edip, milyonlarca seçmene "ayak takımı" deyince; üslubu ve sözleri yanlışsa bile, tıpkı Bülent Ersoy gibi çoğunluğa aykırı fikir beyan ettiği için bu defa kendi benzer bir lince maruz kaldı. Üstelik bazı 'ifade özgürlüğü savunucuları' bile, "fikrini beyan ediyor" savıyla Ersoy için istedikleri hoşgörüyü, Aysun Kayacı'ya çok gördü. Bülent Ersoy'un, kimilerince, cinsiyeti üzerinden bel altı vurulmasını haklı olarak eleştiren bazı gazeteciler; Aysun Kayacı'yı aynı yöntemle vurmakta ve sözü 'aptallık' atfedilen sarışınlığına getirmekte bir beis görmediler. Sarışındı, seksiydi ve haddini bilmeliydi. Kayacı'nın, "Kimseyi küçük görmedim. Bazen çok beceriksiz konuşuyor olabilirim. Lütfen profesörler, hocalar bana yardım etsin. Söylemek istediklerimi söylemeyi beceremiyorum" demesi de pek bir şey değiştirmedi. Gerçi bu boyutta olmasa da, Kayacı'nın maruz kaldığı ilk yoğun tepki bu değil. Çoktan, 'sarışınlara karşı öfke' sembolümüz haline gelmiş de haberimiz yokmuş. Bir reklamdaki öpüşme sahnesi nedeniyle, "Ailece izlenecek reklam değil" diye Türk halkının RTÜK'e şikâyet yağdırmasına sebebiyet veren o (demek ki Türk ailesi bir an bile televizyon başından ayrılmıyor ve reklamları bile yekvücut izliyor); bir vatandaşça "Gazozu içtim ama reklamdaki gibi beni öpmedi" denerek hakkında suç duyurusunda bulunulan o; NTV'deki programda "Küçükken Fenerbahçeli'ydim. Ancak daha sonra Galatasaraylı oldum" deyince sarı lacivertli taraftarların öfkesini çeken yine o! Magazin programlarındaki 'öpüşen öpüşene' görüntüler ya da spor programlarındaki envai çeşit yorumlar hemen sabahında unutuluyor ama medyanın Aysun'un 'güzel' reyting getirme ihtimalini sevmesinden midir nedir, o ne yapsa olay oluyor! 301'in haysiyetini Aysun'dan koruduk Elbette Aysun Kayacı'nın, eşit oy hakkını sorgulayan seçkinci yaklaşımının bu yüzyılda elle tutulacak bir yanı yok. Ama ne olursa olsun, fikrini beyan etmişti ve söyledikleri de ertesi gün unutulup NTV arşivindeki yerini alacaktı. Tabii medyamız ve köşe yazarları, "Tartışmaya değmez" diye nitelendirdikleri o sözlerin üstüne atlayıp, memleket çapında bir tartışma haline getirmeseydiYani konunun büyümesi, Kayacı'nın dışında gelişen bir süreçti; yine de tam 301'lik oluyordu ki, tarihi yanlışı İstanbul Milletvekili ve ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras engelledi. Gazeteciler kendisine "Kayacı'ya 301'den dava açılacakmış" diye sorduğunda, "Karıştırmayın 301'i" deyip konuyu kapatacağına, bir anda meşhur 301'i Aysun'dan savunur halde buldu kendini ve "Fikri olmayanların, fikir suçlusu gibi gösterilmeleri doğru değil. 301'e hakaret" deyiverdi. Öyle ya, her ne kadar 'tu kaka' etsek de, 301'in entelektüellerle perçinlenen bir haysiyeti vardı! (Uras'a göre, bir vatandaş olarak politik bir konuda azıcık bir fikir beyan etmek için bile siyasal sistemler tarihini yemiş yutmuş mu olmak gerekiyor? E öyle olunca, savunulan çobanın fikri de önemsiz hale gelmiyor mu?) Peki Kayacı'nın sözleri külliyen mi yanlış? Belki önemli bölümü ve üslubu; ama tamamı değil. Her ne kadar sadece 'çoban ve eşit oy' meselesine hapsedildiğinde haklı olarak eleştirilse de; sözlerinde, Türkiye'de yıllardır görmezden gelinen bir serzeniş var ki en azından o konuda haddinden de fazla haklı: "Vergi vermeyenle, kaçıranla benim oyum niye eşit" dediğinde, Türk demokrasisinin en kangren meselelerinden birine dalmış oldu. Türkiye'de 45 milyon civarında seçmenin yüzde 80 gibi büyük bir bölümü (35 milyon) kayıtdışı; vergi vermiyor, devletin finansmanına doğrudan katkı sağlamıyor. Ama aynı 35 milyon, oy çokluğuyla siyasi iktidarı belirliyor, oyuna karşılık hizmet bekliyor. Bu AKP, CHP meselesi de değil; on yıllardır böyle. Elbette oy verme yurttaşlığa dayandığından, bu tablo eşit oy hakkını tartışmalı hale getirmiyor ama adaletsiz kısırdöngü de bitmiyor. Devletin finansmanına katılmayan bir çoğunluk, yıllardır oylarıyla ülkenin siyasi kaderine yön veriyor; o oylarla iktidara gelen hükümetler de oy kaybetmemek için bu kayıtdışılığı sistem içine dahil edemiyor. (Özellikle vergi kaçırmanın seçkin ya da avam olmakla ilgisi yok; listede doktorlar, avukatlar, profesörler ve işadamları da var.) Çocukluğundan yadigâr travmaları var Sözü birazdan Aysun Kayacı'nın ve çobanın durumunu, tartışmanın doğrularını ve yanlışlarını akil bir gözle değerlendirmesi için Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden Prof. Dr. Eser Karakaş'a bırakacağız. Karakaş, demokrasi-seçmen-vergi ilişkisini Türkiye'de en iyi bilen isimlerden. Ama öncesinde, sözleri günlerdir tartışılan Kayacı'nın portresine farklı bir pencereden bakalım Ailesi Trabzon'dan İstanbul'a göçen Kayacı, 23 Mart 1979 İstanbul doğumlu. 15 yaşındayken anne-babasının ayrılması üzerine ablası, annesi ve anneannesiyle hayli yokluk çekiyorlar. Şimdi emekli olan annesi Asuman Hanım, beş yıldızlı bir otelin çamaşırhanesinde çalışarak ailesine bakıyor. Aysun da, Beylerbeyi Lisesi'nde öğrenciyken, aile bütçesine katkı için fuarlarda stant görevlisi olarak çalışmaya başlıyor. Haliyle annesine düşkün; halen Beylerbeyi'nde balıkçılık yapan babası Selahattin Bey'e ise "insancık" ve "O adamla adımı anmayın" diyecek kadar öfke duyuyor. 16 yaşında mankenliğe adım atan ve şaşaanın ortasına düşen Kayacı'nın ergenlik günlerinden yadigâr travmaları var ve bunu saklamıyor: "Zor bir insanım. 16 yaşında şöhret olmanın bana getirdiği zorluklar ve mantığımda bıraktığı arızalar var. İnsanların beni o arızalarımla sevmesi gerekiyor." "İnançlı ve sofistike" eş istiyor Yine aynı sebeplerle, "İyi, mutlu bir ailede, daha doğrusu bir ailede yetişmedim. Dolayısıyla evliliğe inanmamam kadar normal bir durum olamaz. Hani evlilik, evlilik işleri, beyaz gelinlik, mutlu bir yuva, çocuk; ben bunlardan kaçıyorum" diyecek kadar arası yok aile mefhumuyla. Ama bir gün evlenecekse de, "çok fazla içki içmeyecek ama şaraptan anlayacak, kendisinden yaşça büyük, inançlı ve sofistike biri"yle evlenmek; mutlu bir ailede "doğru" çocuk yetiştirmek istiyor. "Huzuru seven biri olarak huzur veririm. Dırdırı sevmem" diyor. 10 yıl mankenlik yapan Aysun Kayacı, 2002'de Fransız VSD Dergisi'nin okurlarının oylarıyla tüm dünyadan seçtiği 12 güzel arasına girdi. 2004'te de Magazin Gazetecileri Derneği'nce, yılın en iyi mankeni seçildi. Dönüm noktası mıdır bilinmez, 26 Aralık 2004'te futbolcu Emre Aşık ile tatil için gittiği Endonezya'nın Sumatra Adası'nda 300 binden fazla kişinin ölümüne neden olan 9.2 şiddetindeki deprem ve tsunamiden kurtulduktan sonra, 2005'te mankenliği tamamen bıraktı. O gün bugündür dizi, reklam ve sohbet programlarıyla şansını televizyonda deniyor. Osmanlıca bilen 'sarışın'ın "aydınlanma çağı" Mankenlik günlerindeki ilişkilerinden koptuğu için son üç yılını "aydınlanma çağı" diye tanımlıyor Kayacı. Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü üçüncü sınıfta. İnsana entelektüellik kattığı için tarih bölümünü seçtiği ve yüksek lisans da yapmak istediği, kendi beyanı. Okulda en çok Osmanlıca dersinde zorlanmış ama üstesinden gelmiş; o şimdi Osmanlıca bilen bir 'sarışın'. Gece kulüplerine gitmiyor; alışveriş merkezlerine gitmeyi, rahat ve sade giyinmeyi seviyor. Abartılı makyaj ve gösterişli kıyafetlere erken yaşta doyduğunu söylüyor: "Kilo aldım, insan oldum. Artık en düşük pantolonu, en dar body'yi giymek zorunda olmadığım için mutluyum. Önemli olan oyunculuk; göbeğim değil." Bu ferahlamanın nedeniyse, daha öncesindeki şu sözlerinde gizli: "Mütemadiyen seksi olduğumu inkâr etmek, bundan utanmak ve bu yüzden özür dilemekle geçiriyorum zamanımı. Dişi olma durumumdan feci halde sıkıldım." Kendi çapında da olsa, politikaya çok uzak değil Kayacı. Türban tartışmaları alevlenince, "türbanın tarihçesini araştırmaya, dini kaynaklara ulaşmaya" çalışmış. Ama dediğine göre, pek fazla bir şey bulamamış. Ekonomiyi, işsizliği, ithalat-ihracat farkını, Güneydoğu'yu ve trafik kazalarını türbandan daha önemli sorunlar olarak görüyor. Kendini "hem çok korkak hem de çok güçlü" diye tanımlayan Kayacı, Türkiye'de yaşamaktan mutlu olduğunu söylüyor. |
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|