AKTÜELHepoku    
Her Hafta width=3 Türkiye width=3 Dünya width=3 Toplum width=3 Kültür Sanat width=3
 
   
 
Fazıl Say

\"\"
\"\"
Fazıl Say

Türkiye'de kötü sanat, siyaseti hep kaldıraç olarak kullandı. Oysa birinci sınıf sanat için kendi öz ruhu her şeydir. Başka bir ruha ihtiyaç duyduğunda ise hiçbir şeydir.

Güçsüzler korktukları şeye hayranlık da duyarlar. Korkularını gizli bir din gibi saklarlar. Hayranlıklarını ise abartarak gösterirler. Anadolu'da "doktorlar" ve "mühendisler" böyledir. İkisinin de bilinemeyene, anlaşılamayana açılan "karanlık" pencereleri vardır. Bu iki tiple hayati bağları vardır halkın. Ama temas kaçınılmaz ve devamlı olmasına rağmen "ilişkinin" doğası anlaşılmaz ve büyülüdür. Dolayısıyla iktidar, bir türlü anlaşılamayan "büyü"yü yönetme gücüne sahip olan tarafın elindedir: Doktorun ve mühendisin. (Anadolu'da çok trajik doktor-hasta diyaloglarına şahit olmuşumdur.) Halk, ilkinin el yazısını, sağlığının şifrelerini içermesine rağmen, hayatı boyunca çözememiştir ve çözemeyecektir; ikincinin ise o alet-edevatla, o rakamlarla nasıl olup da büyük yapılar kotarabildiğini çözememiştir ve asla çözemeyecektir. Ve aynı halk, kızlarını bu iki hayranlık uyandıran "büyücüden" birine vermek istemektedir: "Doktora" veya "mühendise"
Kültür, eksik öğrenildiğinde çirkin bir gecekondudan farksızdır. Sağlıksızdır. Ciğerleri berbattır ve her türlü "hendese" zarafetinden, mühendislik bilgisinden de yoksundur.
Türkiye'ye Batı'dan eksik ellerle alınan ne varsa, kültürümüzün duvarında bir taş olarak kaldı. Ama gerçek anlamıyla "taş" olarak. Yani yerinden kımıldatılamazlığıyla, kendinden emin sertliğiyle taş. Bazı kafalar da bu duvarda, bu tuhaf gecekondu duvarında yine öyle, "taş" olarak kaldı.
Türkiye, bünyesinin sağlığı ve selameti için Batı'nın doğru bir reçete yazmış olduğuna bir şekilde inandırıldı. Eline tutuşturulan şeyin yüceliğinden, sağaltıcı gücünden asla kuşku duymadı. Ve Batı'dan gelmiş kültüre karşı saygısı geçen zaman içinde hep büyüdü. Hep büyüdü. Ama saygısını, zaman zaman hayranlığa da dönüştüren başka bir şey daha vardı: Onu anlamamıştı! Ve sıradan bir periferi kültürü, bir gecekondu olarak yaşamaya kendini mahkûm etti.
Cumhuriyet kurulduğunda, elleri nasırlarla, sert Anadolu yaylasının ayazıyla ve toprağıyla yaralanmış halk, dişinden tırnağından arttırdığıyla çocuklarını Batı'ya gönderdi. Onlardan çağdaş dünyayla temas kuracak bilgiler ve sanatlar devşirerek geriye dönmelerini bekledi. Döndüler. Döner dönmez de devşirdikleri "sanatların" çok yönlü imkânlarıyla halkı aşağılamaya başladılar. Edinebildikleri eğitimle ve imkânla, halkın kültürüne küfretmenin çok değişik tekniklerini bulabildiler.
Batı kültürünü, ancak abur cubur tüketip midesini bozacak kadar öğrenebilmiş olan yarı-okumuşlar, Batı'da okuyup dönmüş "harika" çocuklara hep hayranlık duydular. Sırf ilksel bir dürtü yüzünden: Onlardan korkuyorlardı! "Büyüyü" onların taşıdığına inanıyorlardı. Onların ellerinde anlaşılamaz reçeteler, işaretler, hesap skalaları vardı. Onların ellerinde kesin ve tartışılmaz kültür iktidarının bilgisi ve görgüsü vardı. Ama bir şey daha vardı: Yürümüyordu! Bu iş yürümüyordu.
Batı'nın artık kullanmadığı eski kamyonlara Pakistanlılar'ın ne yaptığını bilirsiniz. Süslerler. Yüceltirler. Kırmızı-sarı-lacivert örtüler, işlemeler, yapma çiçekler, serlevhalar, dövizler ve püsküllerden görünmez hale gelir o kamyonlar. Ama en temel işlevlerini, bütün bu süs yükü altında bir türlü tam olarak yerine getiremezler: Yürümezler meretler!

Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 130. sayısında bulabilirsiniz!



   
 
Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın  
width=10
Turkuvaz Medya Grubu Copyright © 2003-2012 Tüm hakları saklıdır.
Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
Üretim ve Tasarım

Turkuvaz Medya Dijital