![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| O Ölürse Hepimizi İşten Atacaklar Yazar, senarist, ressam, müzisyen, yönetmen Mehmet Güreli'yle tanışmamın hikâyesidir. Yer yer üçüncü kişileri de ilgilendirmektedir… Hava güzel. Güneş, yine bir ironi olarak doğmuş o sabah. Hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gelmiş dünyanın arkalarından bir yerlerden. Kalbi kırılmış sınıfların ölümsüz önderi, tecrübeli "looser" Sadık Battal'la Firuzağa'da oturmuş laflıyoruz... Bir ara -kendini durdurabildiği nadir anlardan biri- kafasının arkasını hafifçe kaşıyor -bilincinin konu dışında bir yerlere gittiğine işaret!- ve aklına bir şey takılıyor: "Seninle tanıştırmak istiyorum onu" diyor aniden. "Kimi" diye sormaya kalmıyor, kalkıp yola koyuluyoruz. Önümde ilerliyor. Ben arkasından, hem söylediklerini hem de adımlarını takip etmeye çalışıyorum. İkisi de birbirinden zor. Neyse, devam ediyoruz. Hiç sevmediğim Cihangir'de, sevilecek ve sevilen biriyle tanıştırmaya götürüyor beni. Sadık o kadar vurgulu, o kadar sitayiş dolu konuşuyor ki, kafamda belli belirsiz bir efsane halesiyle yürüyorum o eve doğru. Özel bir inziva yaşayan, ilginç bir Tolstoy'la karşılaşacağız sanırım. Düğmeye basıyoruz. Yukarılardan bir yerden, bir parmak ucu bize elektrik gönderiyor. Eski, asık suratlı kapı, elektriği anında alıyor: Cırt! Ve açılıyor. Merdivenlerin dar helezonu, bizi onun o loş Yasnaya Polyana'sına doğru yükseltiyor. Kapı nihayet açılıyor: Gözlüklerini modernize etmiş, sakallarını tanınmayacak kadar kısaltmış bir Tolstoy'la karşılaşıyoruz. Sadık'ın yüzündeki kırmızı geniş gülümseme önce kulaklarına, oradan da boynuna ve çene altına kayıyor: "Bu" diyor, "Mehmet abi. Mehmet Güreli!" "Memnun oldum" derken yüzüne, alnının çizgilerine iyice bakıyorum Mehmet Güreli'nin. Birbirimizi elbette tanıyoruz Mehmet ağabeyle. Nereden mi? Hayat, bizi birbirimize tanıştıracak kadar iyi ve acıklı davranmış ikimize de -oradan tanıyorum. Hayatın anlamı, kendisinden daha değerlidir - oradan tanıyorum Mehmet Güreli'yi. Kahramanlarının, finalde sigarayı ağızlarına -dalgınlıkla- ters koyup yaktığı aşk hikâyelerinden tanıyorum, mesela. İlk, sivri dilli alçakgönüllülüğü, meyve ikram etmesi, sigara küllüğü getirmesi mahcup ediyor beni. Duvarlarına bakıyorum. Kitaplar bu evi bir sahafa çevirmiş. Kitaplardan arta kalan yerleri ise yaptığı resimler doldurmuş. "Betondan hoşlanmıyor bu adam" diye geçiriyorum içimden. Masasının arkasından, gözlüklerinin arkasından süzgün süzgün bakıyor. Konuşuyor. Yukarıdaki resimlerden birinin annesi olduğunu söylüyor Sadık. Mehmet Güreli koltuğuna oturduğunda, annesinin donup kalmış bakışları, tam oraya, oğlunun üzerine düşüyor. Memleketimizin "devrilmiş" özgürlüğü, bitmiş izanı, kurumuş sanatı, köküne kibrit suyu ekilmiş "kardeşliği" onun oğlunu bu yapayalnız evin çarmıhına germiş. Çetelesini çetelerin tuttuğu sinema, onu buraya iltica ettirmiş. Parayla ucuz romancı çalıştıran ucuz patronlar onu buraya sürmüşler. Hayatın mübarek, ilham verici toprağında, ayaklarında akademik galoşlarla yürüyen "sanat" doktorları onu buraya sığınmaya zorlamışlar. Neyse. "Gölge"yi yakında göreceksiniz yakında. Yeni filmi bu Mehmet Güreli'nin. Dişiyle tırnağıyla, sakat bir çocuğunu yetiştirir gibi baktı büyüttü onu. Ben biliyorum. Gördüm. Geceleri uykusundan uyandı. Ben de asıl filmi yazacaktım. Ama İstanbul Film Festivali'nde görürsünüz artık. Ben karşılaştığımız ana dönüyorum yine.
|
||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|