AKTÜELHepoku    
Her Hafta width=3 Türkiye width=3 Dünya width=3 Toplum width=3 Kültür Sanat width=3
 
   
 
Kafamızın içindeki askerler

\"\"
\"\"
Kafamızın içindeki askerler

Askersiz bir demokrasi isteyenler elbette haklıdırlar, ama bunun bir önkoşulu var, herkes kendi kafasındaki askerleri terhis etmelidir.

Meclis Başkanımız Sayın Bülent Arınç, klasik trajedilerin esas karakterlerinden biri. Çoğu zaman bu dünyadan vazgeçmiş bir mistiğin yüz çizgileriyle karşımıza çıkıyor. Bakışları, geçmişinde derin acılar yaşadığını işaret ediyor. Bazen muzip bir gülümsemeyle, kendince taşı gediğine oturtmanın keyfini yaşıyor. Ancak eleştirildiğinde yüzü fırtınalı bir denize dönüyor. Kendisi eleştirdiğinde ise, mistik alemden bu süfli dünyaya geçişin sıkıntısından olsa gerek, küçümseyici bir ifade takınıyor.
Bu dünyadan vazgeçmiş çelebi Başkanımız, aslında içinde bir yanardağ taşıyor ve lâvlarını ne zaman püskürteceğini kestirmek mümkün olmadığından, tedbiren ondan uzak durmak gerekiyor. Ruhani aleme derin dalışlarının sıklığından olsa gerek, bu dünyanın meseleleriyle ilgilenmeye pek zaman ayıramıyor. Bu yüzden de bizi çoğu kez yanıltıyor.
Meclis Başkanımız Arınç, vakıf haftası nedeniyle Ankara TOBB Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "Vakıf işi Allah'ın rızasına bir iştir. Ama şu anda bizim laikler 'bu da nereden çıktı' diyebilirler. O zaman laikler açısından da konuşuyorum. Bu, milletin de sevdiği bir şeydir" dedi.
İslam ve Osmanlı tarihine büyük bir ilgisinin olduğunu tahmin ettiğim Sayın Arınç, bu sözü sarf etmeden önce herhalde vakıf konusundaki bilgilerini tazelemiştir. Çünkü "laikler bu da nereden çıktı diyebilirler" hükmünü verdiğine göre ve "Vakıf işi Allah'ın rızasına bir iştir" dediğine göre, bu konuda herhalde bir şeyler biliyor!
Sayın Başkanımızın yüzünün fırtınalı bir okyanusa dönmemesi için, onun da onaylayacağı tek bir kaynağı, İslam Ansiklopedisi'ni kullanıyorum. Bu devasa eserin "vakıf" maddesinde verilen bilgilere göre, vakfın İslam kökenli olduğu ve dini bir kurum olduğu son derece kuşkuludur. Hem İslam öncesi toplumlarda hem de İslam dışı toplumlarda vardır. Öte yandan özellikle Osmanlı uygulamasının gösterdiği üzere, vakıf "Allah'ın rızası için bir iş" olmaktan çok, malların aile içinde kalmasını sağlamak üzere başvurulan epey hileli bir yöntemdir.
Osmanlı şer'i hukukuna göre, taşınmazların maliki Allah'tır, insanlar sadece nemasını (getirisini) edinebilir. Toprağın rakabesi (yönetimi ve tasarrufu), Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi (zilullah fil alem) hükümdara aittir, yani padişaha (emir), öyleyse devlete aittir. Bu yüzden de miri sistem denir. Yani Osmanlı sisteminde özel mülkiyet yoktur. Devlet, kendine ait nema alma hakkını bir süreliğine (özellikle görev nedeniyle) kişilere aktarabilir. İşte vakıf bu durumun sonucu olarak ortaya çıkmış ve bir hilei şeriye olarak kullanılmıştır. Bu nemadan yararlanma hakkı kendine devredilen kişi, nemayı vakfederse, artık devlet karışamaz. Vakfeden, vakfiye'de (vakıf kuruluş tüzüğü) bu gelirin nasıl kullanılacağını belirtir ve vakfın mütevellisini tayin eder.
Somut bir örnek veriyorum. İstanbul'da hacca gidenlere su vermek veya güvercinlere yem atmak için kurulan iki vakfa onlarca köyün geliri vakfedilmiştir. Vakfiyelerdeki hüküm gereği, mütevelli, vakfedenin oğlu, torunu, torun çocuğu vb. olacaktır (sonsuza kadar) ve "hayır" işinden artan miktar ona kalacaktır. İşte böylece "hayır" için küçük bir para harcanıp, devletten alınan nemaların elde edildiği taşınmaz fiilen özel mülkiyet haline getirilmiştir.
Demek ki laikler bu haksız iktisaba kızmakta haklıdırlar. Ve Sayın Arınç'ı kızdırma pahasına, vakfın hiç de dinsel ve manevi bir kurum olmayıp, tamamen dünyevi ve sahtekârlığa çok açık bir uygulama olduğunu bildirmeliyim.
Geçmişimiz ve şimdimiz, maneviyatımız ve maddiyatımız hakkındaki yanlış kanaatler ile dayanaksız bir geçmiş hayranlığı bunların birbirine karışmasına ve tuhaf karışımlar meydana getirmesine yol açıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin her hafta çok ama çok sayıda bastırıp bedava dağıttığı "Büyükşehir Ankara" dergisi iftiharla duyuruyor: "Büyükşehir'den günde 45 bin ekmek". Sonra şöyle diyor: "Ankara Büyükşehir Belediyesi. Gerçekleştirdiği sosyal yardımlarla fakir ve muhtaç ailelere yaşam desteği olmaya devam ediyor". Günde 45 bin, yılda 16 milyon 425 bin ekmek. Tanesi 200 TL'den 3 trilyon 285 milyar TL veya 10 bin tane asgari ücret. Ama asıl sorun burada değil. Muhtaçlara doğrudan yardım bir 'eski rejim' uygulamasıdır, yardım alanı işaret eder ve küçültür. Bu haliyle ayrımcı ve anti-demokratiktir. Modern devlet, sosyal yardımlarını gizlilik, genellik ve nakdi ödeme veya çeşitli indirimler biçiminde yapar. Doğrudan ayni yardım, oy pazarlarının kurulmasına ve yardımın yozlaşmasına neden olur. Doğrudan yardım, denetim güçlüğünden veya vurdumduymazlıktan veya tam da bunun istenmesinden ötürü ihtiyacı olmayanlara da kamusal aktarıma yol açar ve yolsuzluk kaynağı olur. Ve nihayet belediyelerin görevi "aç doyurmak" değil, sokakları temizlemek, yollardaki çukurları doldurmak, şehri aydınlatmak vb.'dir.
Sivil toplumun gelişmediği bir ülkede bu gibi işler marifetmiş gibi sunulur, yumurtlayan tavuk çığlıklarıyla duyurulur, toplumsal tahribatına kimse aldırmaz, beş kuruşluk mal için insanların birbirini ezmesinden keyif alanlar bile olabilir.

Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 97. sayısında bulabilirsiniz!



   
 
Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın  
width=10
Turkuvaz Medya Grubu Copyright © 2003-2012 Tüm hakları saklıdır.
Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
Üretim ve Tasarım

Turkuvaz Medya Dijital