AKTÜELHepoku    
Her Hafta width=3 Türkiye width=3 Dünya width=3 Toplum width=3 Kültür Sanat width=3
 
   
 
Türkiye Sünni Kilisesi Hayırlı Olsun!

\"\"
\"\"
Türkiye Sünni Kilisesi Hayırlı Olsun!

Osmanlı, ilmiye sınıfı içinde örgütlediği Sünni İslam'ı her zaman devletin içinde tutmuş, şeyhülislamından müderrisine ve kadısına varana kadar bütün din görevlilerini, memur statüsünde "kendi adamı" haline getirmiştir. Kendi geçimliğini sağlamak zorunda kalmayan Sünni İslam'ın ruhban kesiminin bu durumda bir kilise talebi olmamıştır. Ama şimdi var!

Eski Atina'da, kent-devletin önemli konularını ve yasa tekliflerini görüşmek, onaylamak üzere yapılan yurttaş (sadece erkek, mülk sahibi özgür kişiler) toplantısına "ecclesia" adı verilmekteydi. MÖ 5. yüzyıldan kalan bu terim, Latince'leşmiş haliyle (eclesia), ilk Hıristiyan toplulukları ifade etmek üzere, birdenbire MS 1. yüzyıla sıçramıştır.
Hıristiyanlığın kurucusu sayılan İsa, bilimsel tarih çalışmalarının gösterdiği üzere, bir din kurmak değil, Museviliği yozlaşmış ruhban sınıfından ve onun siyasi çıkarlarından kurtarmak üzere yola dökülmüş ve bu uğurda çarmıha gitmişti. İsa'nın esas mücadelesi, devletin içinde bir devlet haline gelen Musevi ruhban örgütlenmesine karşıydı, dinin aslına dönülmesini istiyordu.
İsa'nın trajik ölümünü bir doktrinin temeli haline getirerek Hıristiyanlığı asıl kuran kişi Tarsuslu Paulus'tur (Yahudi kökenli asıl adı Saul'dür). Paulus'un kurduğu bu dine girenler, Eski Ortadoğu'nun çeşitli yerlerinde topluluklar oluşturmuşlardır ve bunlara eclesia denmiştir.
Türkçe'de Rumca'dan bozma olarak kullandığımız kilise kelimesi, işte bu kökenden gelmektedir. Paulus'un izinde oluşan ilk cemaatler (kiliseler) zaman içinde hiyerarşik bir yapılanma içine girmiş, nihayet Roma patriği, Katolik Hıristiyan dünyasının başı haline gelmiştir (Papa, Kutsal Peder). Bu arada İstanbul patriği de Ortodoks Hıristiyan âleminin patronu olmuştur. Ve her ikisi de İsa'nın siyasi otoritesi olmayan bir Museviliği var etme idealine ihanet etmiştir.
Roma Kilisesi'nin oluşmasıyla, her biri kendi kararını veren başlangıç cemaatlerinin demokrasisi sona ermiş ve Hıristiyanlık, Kilise'nin öğretisine inanç haline dönüşmüştür. Kilise örgütlenmesi demek, müminlerin Kilise'nin söylediklerinin dışına çıkmamasını sağlamak demektir.
Bu daraltıcı çember, Katolik dünyanın bazı kesimlerinde, 16. yüzyıldaki Protestan Reformasyonu'yla kırılacak ve Kilise en azından öğretide, inanan ile Tanrı arasından çıkartılacaktır (herkesin kendi kendinin papazı olması).
Ama Katolik ve Ortodoks kiliseleri varlıklarını hâlâ sürdürmekte ve cemaatleriyle emir kipinde konuşmaktadır. Bu "emir" olgusunun dinin bizzat kendinden gelmediğini vurgulamak hayati bir önem taşımaktadır. Çünkü kilise örgütü, dinin bir emri, bir gereği değildir. Ruhani bir oluşum değildir. Bizzat dinden türeyen bir kurum hiç değildir. Tamamen bu dünyaya aittir. Bu dünyada ve belli bir tabakanın (ruhban) siyasi ihtirasları doğrultusunda ortaya çıkmış "dünyevi" bir oluşumdur.
İslamiyet ise bir kilise oluşturmamış olmakla hep övünegelmiştir. Ama bunun bir tercih mi, yoksa tarihin bir sonucu mu olduğu ayrı bir sorundur. Çünkü Hıristiyan Kilisesi(leri)nin her zaman devletin dışında olmasına karşılık, devletten bağımsız hiçbir İslami "emir makamı" olmamıştır. Osmanlı, ilmiye sınıfı içinde örgütlediği Sünni İslam'ı her zaman devletin içinde tutmuş, şeyhülislamından müderrisine ve kadısına varana kadar bütün din görevlilerini, memur statüsünde "kendi adamı" haline getirmiştir. Kendi geçimliğini sağlamak zorunda kalmayan Sünni İslam'ın ruhban kesiminin bu durumda bir kilise talebi olmamıştır.
Ama şimdi var! Bir devlet memuru olan ve devlet örgütlenmesinin içinde yeralan Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, bu devletin, anayasası gereği "laik" olduğunu, yani bir dininin bulunamayacağı ilkesini hiç kâle almadan veya bu ilkeden habersiz bir şekilde, "neyin din olduğuna yargı değil, Diyanet karar verir" dedi. Danıştay'ın zorunlu din eğitimini hukuka aykırı bulması üzerine konuşan Bardakoğlu, "Yargının da neyin din olduğu, neyin din olmadığı hakkında karar vermesinin hangi bilimsel veriye dayandığı, hangi üniversite görüşüne, hangi rapora dayandığı konusunda ciddi kuşkularım var. Türkiye'de bir din eğitimi nasıl verilir, öğretimi nasıl yapılır, hangi bilgi İslam dininin ortak bilgisidir, hangi bilgi İslam dininin içinde kalan bir mezhebin, grubun bilgisidir, bu konuda herhalde en yetkili kurum Diyanet İşleri Başkanlığı olmalıdır" dedi. Bardakoğlu, bunun yanı sıra din eğitiminin zorunlu olması uygulamasının devamından yana da tavır koydu.
Bütün bunları söylerken, aslında "din konusunda sadece Diyanet'in söz hakkı var" demiş oldu. Sünni İslam dışındaki bütün İslami duruşları marjinalleştirdi, olması gerekenin kendi duruşları olduğunu bildirdi ve bu duruşun da insanlara zorunlu olarak öğretilmesi gerektiğini bildirdi. Sonuçta, "din alanında komuta bende" demiş oldu. Bu, bir kilisenin başlangıcıdır. Ama çok tuhaf bir kilise, çünkü "laik" bir devletle kilisenin nasıl bağdaşacağı meçhul.
İş burada kalmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın resmi web sitesindeki kadın hakları bölümünde, "feminizm, ahlâki ve sosyal bakımdan çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bir kere feminizm hareketine kapılan kadın, genel olarak kayıtsız şartsız özgürlük düşüncesiyle aile için vazgeçilmez olan birçok kural ve değerleri hiçe saymakta, esasen sosyal hayatın hiçbir alanında hiçbir insan için geçerli olmayan 'kendi hayatımı canımın istediği gibi yaşamak hakkımdır' şeklindeki anlayışı bütün değerlerin üzerinde bir değer ve kanun kabul etmektedir" dendi.
Yani İslami kilise dünyevi hayata müdahale hakkını da kendinde görüyor. Yaşamın bütün alanlarını kendi düzenleme yetkisi içinde kabul ediyor.
Bu arada Başbakanımız da boş durmuyor. "Laik" bir ülkenin en üst icracı yetkilisi olarak, çoğu zaman dini bir söylemin içinde yeralmaktan kendini alamıyor. "En az üç çocuk yapın" ve "katili affetmek ancak maktulün varislerine ait bir haktır" gibi ifadeleri, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın son çıkışlarıyla birlikte okunduğunda, ortaya çıkan manzara, kadını sosyal hayattan dışlamaya ve "evinin kölesi" haline getirmeye yönelik ciddi bir çabanın varlığını işaret etmektedir.
Ömrünü çocuk yapıp, kendi hayatını değil de "başkalarının hayatını" yaşamak üzere programlanmış bir kadın modelini "ahlâken ve dinen" geçerli yegâne model olarak yerleştirmeye çalışan bu duruş, "başörtüsü kadının kişisel tercihi ve özgürlüğüdür" söylemini bu perspektifin içine nasıl oturtabilmektedir acaba?

Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 141. sayısında bulabilirsiniz!



   
 
Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın  
width=10
Turkuvaz Medya Grubu Copyright © 2003-2012 Tüm hakları saklıdır.
Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
Üretim ve Tasarım

Turkuvaz Medya Dijital