![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| Dilsiz demokrasi Despotik yönetimlerde kutuplaşma olmaz. Buna karşılık despotizmi aşıp, çağdaşlaşma sürecine giren her toplum, demokratikleşinceye kadar mutlaka kutuplaşma aşamasından geçer. "İki Fransa var, biri kızıl, diğeri sarı" sözü 1950'ler Fransa'sı için söylenmiştir. 1950-1960'lar ABD'si demokrasi öncesi bir toplum olarak ırkların eşitliği, sol siyaset, kadın hakları vb. konularında tam bir kutuplaşma içinde olmuştur. Türk toplumunun kendi diliyle acıklı bir ilişkisi var. 600 yıllık Osmanlı tarihi ve ona eklenen 85 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca, Türkçe, büyük kitlesi itibariyle ithal kavram ve kelimelerden oluşmuştur. Dil, esas itibariyle kavram demektir. Kavramlarını kendi oluştur(a)mayan bir dil, eğer bir de onu konuşan, yazan, onunla düşünen insanlar bu kavramları hakkıyla yoğurmayıp, kişisel ihtiyaçlarının doğrultusunda deforme ederlerse, ortaya anlaşma zemini değil de, çatışma alanı olan bir dil çıkar. Türkçe'nin kaderi ne yazık ki böyle oldu. Doç. Dr. Zeynep Dağı, Yeni Şafak'tan Mehmet Gündem'e verdiği röportajda, "Türkiye'de toplumu dar kalıplara mahkûm eden ve şekilsel şartlar üzerinden toplumu dizayn edip, kutuplaştıran bir çağdaşlık söylemi var. Bu söylemde kadın kamusal alanda ancak belli şekil şartlarını yerine getirerek var olabilir. 'Öz'e ilişkin, bireye ilişkin ve hatta yaşadığımız çağın demokratik kültürüne ilişkin bir kaygı yok bu anlayışta" diyor. Zeynep Dağı'nın kullandığı kavramların hepsi ithal. 'Kamusal alan'dan başlayalım. Kamuya ait, yani herkese ait olduğu için, yalnızca yurttaş kimliğinin alanıdır. Bunun dışındaki tüm kimliklerin (etnik, dinsel, cinsel, dilselyeri özel alandır. Kamusal alan, tanım gereği yurttaşın alanı (res publica, cumhuriyet) olduğu için nötr olmak zorundadır. O halde hiçbir kimlik burada simgeleşmiş siyasi söylem içinde yer alamaz. Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta, başörtüsünün kadının özgürlük alanı olmayıp, kimliksel bir siyasi simge olmasıdır. Başörtüsü iki nedenden ötürü kadının özgürlük alanı değildir. Öncelikle, bazı nadir istisnalar dışında, bu konuda bir tercih değil, daha 7-9 yaşlarından itibaren ortaya çıkan bir dayatma söz konusudur. Din, eğer gerçekten özgür iradeyle seçilen bir kimlik olsaydı, Türkiye'nin yüzde 99'u Müslüman, Yunanistan'ın da yüzde 99'u Hıristiyan olmazdı. İkinci olarak da başörtüsü, bizzat İslami öğretinin gösterdiği üzere, kadının erkeğe nazaran ikincilliğinin, bağımlılığının simgesidir. Çünkü kadın namusun taşıyıcısıdır, o halde örtülmesi gerekir. Başörtüsü, bu haliyle bir de üstelik kadını bir obje olarak işaret etmektedir. Dağı'nın Türkiye'ye özgü bir alt üst etmeyle kullandığı ikinci kavram 'çağdaşlık'tır. Vurgulamanın şart olduğu üzere, her çağdaşlaşma hareketi toplumu "dizayn" eder. Bunun hiçbir istisnası yoktur. İngiltere'de 1650'lerdeki Cromwell devrimi böyledir. 18. yüzyıl Fransız, Amerikan ve Hollanda devrimleri böyledir. 20. yüzyılda Doğu Avrupa'nın bütün devrimleri, Çin devrimleri (hem Sun Yat Sen'inki hem Mao'nunki) bu yöndedir. Yeryüzünde belli bir çağdaşlık (modernlik) kalıbına dayanmayan hiçbir kapsamlı siyasal hareket olmamıştır. 'Kutuplaşma' gibi bir kavram da Dağı'da dönüşüme uğramaktadır. Ancak despotik yönetimlerde kutuplaşma olmaz. Buna karşılık despotizmi aşıp, çağdaşlaşma sürecine giren her toplum, demokratikleşinceye kadar mutlaka kutuplaşma aşamasından geçer. "İki Fransa var, biri kızıl, diğeri sarı" sözü 1950'ler Fransa'sı için söylenmiştir. 1950-1960'lar ABD'si demokrasi öncesi bir toplum olarak ırkların eşitliği, sol siyaset, kadın hakları vb. konularında tam bir kutuplaşma içinde olmuştur. Örnekleri çoğaltmak dünyanın en kolay işi, ama demokrasinin beşiği olarak gösterilen İngiltere'nin, örneğin kadınlara oy hakkı konusunda 20. yüzyılın başında ne denli derin bir kutuplaşma içinde olduğunu zikretmek yeterlidir. "Toplumu şekil şartları üzerinden dizayn etme"ye gelince, İslami söylem, "çağdaşlık söylemi"nden çok daha ağır bir şekilde toplumu "şekil şartları"na göre dizayn etmeye uğraşmaktadır. Başbakanımızın AKP'deki danışmanlarından Dr. Ayşenur Kurtoğlu "Günlük hayatımızda nezaket ve görgü kuralları" adlı kitabında, "Geleneğimizdeki selamlaşma adabında, kadınların mahremleri ve hocalarının dışında hiçbir erkeği selamlama durumunda olmadıklarını görürüzİş başvurusu dışında bir hanım, hiçbir zaman kendini bir yabancı erkeğe tanıştırmamalıdırNasıl ki sokakta erkek ve kadınların el ele gezmesi hoş değilse, taşıtlarda da karı kocaların ya da nişanlı çiftlerin el ele tutuşmaları hiç de hoş değildir" diye yazıyor. Yani erkekten farklı, namusun taşıyıcısı bir kadın "dizayn" ediliyor. Bu durumda Dağı'nın "birey" çözümlemesi ve elbette "demokrasi"yi işaret etmesi havada kalıyor. Çünkü kadın ve erkek eğer yurttaşlık düzleminde eşitlenmemişlerse, eğer cinsel kimlikler aynı zamanda toplumsal, siyasal, ekonomik ve dinsel kimliklerin de egemen bir ögesiyse, o zaman ne birey vardır, ne yurttaş ne de demokrasi. Nitekim Tokat'ta 16 yaşında bir kız çocuğu kendinden büyük biriyle zorla evlendirilmek istenmesi üzerine İstanbul'da akrabalarının yanına kaçınca aile meclisinden ölüm kararı çıktı ve babası, öz kızını sokak ortasında bıçakladı. Veya şu hikâye: Bir kız çocuğu 14 yaşında evlendirildi, koca dayağından kaçtı, 17 yaşında bir daha evlendirildi (ikisi de imam nikâhıyla), gene dayak yedi. Kaçtı. Bu arada eski karısıyla barışan adam (kocası!) ondan kuma olmasını istedi ve sonunda kız onu bıçakladı. Ama daha beteri var. Emine Erdoğan, AKP'lilere "Karılarınızı dövmeyin" dedi. "Bu bizim özel hayatımız" diyen birçok milletvekilinden tepki aldı. Öyleyse Zeynep Dağı'nın ve birçok diğerinin geliştirdiği içi boş ve göstermelik demokrasi söylemi, kadınların ikincil konumlarına daha da fazla gömülmelerine ve bu durumda olanların sayısının artmasına yol açmaktan başka bir sonuç veremez.
|
||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|