AKTÜELHepoku    
Her Hafta width=3 Türkiye width=3 Dünya width=3 Toplum width=3 Kültür Sanat width=3
 
   
 
Bugün Köşemde Ne Pişirsem?

\"\"
\"\"
Bugün Köşemde Ne Pişirsem?

Batı basınında herkes "aklının erdiği" konularda yazarken, bizim köşe yazarlarımızın ezici çoğunluğu, karşımıza her şeyi bilen bir "allamei cihan" olarak çıkmaktadır. Zaten okuyucu da köşe yazarının böyle bir şey olmasına alışmıştır ve bunu beklemektedir…

Şimdiki gazetelerin ataları, 17. yüzyılda İngiltere ve Fransa'da ortaya çıkmıştır. Bugün, özellikle Türk gazetelerini dolduran köşe yazıları ise, 19. yüzyılda gene bu ülkelerde görülmeye başlamıştır. Emile Zola, Charles Dickens, Theophile Gautier, Honore de Balzac, Alexandre Dumas gibi büyük yazarların köşe yazıları yazmaya başlamalarıyla da, bu alan özgür düşüncenin platformu haline gelmiştir. Bu konuda, Yahudi Fransız subayı Dreyfus'ün ırkçılar tarafından casuslukla itham edilerek ordudan atılması üzerine Emile Zola'nın Aurore (Şafak) Gazetesi'nde yazdığı "J'accuse" (İtham ediyorum) makalesi tek başına yeterli bir örnektir.
Ancak 20. yüzyılın başından itibaren hızlı bir yükselişe geçen ABD kapitalizmi, gazeteciliği de bir fikir platformu olmaktan çıkartıp, bir "business" haline getirirken, köşe yazısı da, çoğu durum itibariyle kamuoyu oluşturmaya yönelik bir unsura doğru değişim geçirmiştir.
Bugün ABD gazetelerinde özgür düşünce ifadesi biçimindeki köşe yazılarından çok daha fazla, kitleleri belli yöne sevk etmeye uğraşan manipülatif yazılar yer alıyor. Türk basını da, Amerikan hayranlığının artması ölçüsünde bu değişimden nasibini alıyor.
Fakat Türkiye'de köşe yazarlığının kendine özgü bir şekillenmişliği de yok değil. Batı basınında herkes "aklının erdiği" konularda yazarken, bizim köşe yazarlarımızın ezici çoğunluğu, karşımıza her şeyi bilen bir "allamei cihan" olarak çıkmaktadır. Zaten okuyucu da köşe yazarının böyle bir şey olmasına alışmıştır ve bunu beklemektedir.
Köşe yazarlarımızın da büyük katkılarıyla, biz Türkler, hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğimiz Orta Çağ'ı, her türlü kötülüğün ve geriliğin anası ve fidanlığı olan bir "karanlık çağ" olarak adlandırmaya bayılırız.
Dünyada Orta Çağ araştırmaları, Fransız Devrimi'nin ardından Batı Avrupa'da başlamıştır. Bugün Batı'da sayısız Orta Çağ enstitü ve kürsüsü, her yıl binlerce kitap ve makale üretmektedir. Türkiye'de ise hiçbir Orta Çağ enstitü ve kürsüsü yoktur.
Hal böyle iken Yargıtay başkanımız, "Orta Çağ'a dönülemez" dedi. Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru da, "Dönmeyelim tamam da, hangi Orta Çağ'a dönmeyelim?" başlıklı bir cevap verdi. Yargıtay başkanımız, ne yazık ki "Karanlık Orta Çağ" önyargısına katılıyor. Oysa Batı'da dinsel hoşgörüsüzlüğün en ağır yaşandığı dönem 16-18. yüzyıllardır. Orta Çağ onların yanında özgürlük adası gibi kalır. Fehmi Koru da, "Şafak"ın (Zola'nın Aurore'u) artık "Yeni Şafak" haline gelmiş olmasından olsa gerek, bir savunmacılık ve methiyeciliğin onu sürüklediği, bilmediği sularda yüzmekten kurtulamıyor.
Fehmi Koru'dan uzun bir alıntı gerekiyor. "Batı'nın 'karanlık çağlar' yaşadığı o dönemlerde İslam Dünyası'nın pırıl pırıl parladığını. Müsümanlar sayesinde bilim, mimari, sanat ve felsefe alanlarında büyük ilerlemeler kat edildiğini (herhalde kaydedildiğini olacak); Ortaçağ'dan çıkışı, Batı'nın, İstanbul'un fethi ile Martin Luther'in büyük çapta İslam'dan etkilenmiş 95 maddelik reform paketine borçlu olduğunu bilmiyorlar. Ortaçağlar, kabaca MS 400-476'da başlayıp 1453 veya 1517 tarihlerine kadar süren bir dönemin adıdırBu iki tarih arası Batı için hiç de içaçıcı değildir. Aynı dönem İslam dünyasının altın çağıdırRomen rakamları yerine bugün kullandığımız rakamlarBatı Rönesansına yol vermiştir. Müslümanlar yaşadıkları coğrafyayı üniversitelerle donatırken, Batı'nın bu iş için Yeni Çağlar'ı beklemesi gerekmiştir."
Burada söylenenlerin hepsi yanlış! Öncelikle, Orta Çağ yalnızca, evet yalnızca Batı Avrupa tarihinin bir dönemidir. İslam tarihinin bir Orta Çağı yoktur. İkincisi, ne Batı "karanlık bir çağ" yaşamıştır ne de o sıralarda "İslam dünyası pırıl pırıl parlamıştır". Ama asıl önemlisi, daha ortada bilim yokken, İslam âleminin "bilimi"nden söz etmektir. Bilim ancak 17. yüzyılda Galilei ve Copernicus ile ortaya çıkmaya başlayacaktır.
Mimari, sanat ve felsefeye gelince, fazla uzatmaksızın, inşaatına 1163 yılında, yani Orta Çağ'ın tam göbeğinde başlanan Paris Notre-Dame Katedrali'nin veya 1040-1057 arasında yapılan Jumieges manastırının örnekleri, Batı'nın mimari alanında Doğu'dan öğrenecek hiçbir şeyinin olmadığını göstermeye fazlasıyla yeter. Sanat için de tek bir örnek yeterlidir. Doğu bugüne kadar çok sesli müziğin yanına yaklaşamadığı halde, "karanlık" Orta Çağ, daha 9. yüzyılda çoksesli müziği oluşturmaya başlamıştır. Doğu'da notalama yokken, Guido d'Arrezo daha 11. yüzyılda bugünkü notalama sistemini geliştirmiştir. Dünya, hâlâ notalara onun verdiği adları kullanıyor. Doğu resimde perspektifi asla tanımamışken, Giotto di Bondone, 13. yüzyılda freskolarında perspektif uygulamaktadır.
Felsefe ise, modern anlamı içinde ancak Descartes'la (1596-1650) başlar, ondan öncesi, hem Batı'da, hem Doğu'da Eski Yunan düşüncesinin temrinidir. Üstelik, İslam âlemi Haçlı Seferleri, Türk göçleri, emirlikler arası bitmez tükenmez savaşlar vb. nedenlerle 11. yüzyılda neredeyse tükenmiştir. Bu ortamda, çok etkili İslam ilahiyatçısı İmam Gazali'nin (1058-1111) Tahafüt ül-Felasife adlı kitabıyla felsefeyi reddetmesi ve felsefeyi vahyin karşısına koyması, İslam âleminde felsefeyi ve doğa araştırmalarını tamamen çökertmiştir.
"Orta Çağ'dan çıkış" da, bir gazete makalesine sığamayacak derin bir konudur. Öyle "1453'te İstanbul'un fethiyle" demek olmaz. Orta Çağ'ın başlangıcı da bitişi de, yerine göre çok farklı tarihsel süreçlerde olmuştur. 1000 yıllık bir dönem bir futbol maçı değildir ki, 29 Mayıs 1453 Salı günü bir düdükle sona ersin! Örnek olsun diye, İtalya'nın kuzeyinde 11. yüzyılda, Paris'te 12. yüzyılda, ama İtalya'nın güneyinde 20. yüzyılda sona eren Orta Çağ, Fransa ve İtalya'ya 5. yüzyılda gelirken, İngiltere ve Danimarka'ya 11. yüzyılda, Portekiz'e 12. yüzyılda, Polonya'ya 16. yüzyılda ulaşmıştır. Luther'in tezlerinin "büyük ölçüde İslam'dan etkilenmesi"ne hiç girmiyorum. Bunu iddia etmek, Protestanlık hakkında sıfır bilgiye sahip olmayı gösterir de ondan.
Fehmi Koru, Romen rakamlarının yerine bugün kullandığımız rakamların "İslam eseri" olduğunu iddia ediyor. Ne yazık ki yanlış, bu rakamlar Hint kökenlidir. Batılılar Haçlı Seferleri sırasında Doğu'da tanıştıkları için onlara "Arap rakamları" demişlerdir.
Son olarak ve kısa kesmek üzere üniversite meselesiBatı Arupa'da ilk üniversiteler 11. yüzyılda kurulmuştur (Bologna ve Paris), Yeni Çağ'da değil. Ve İslam âleminde üniversite hiç olmamıştır. Medrese ile üniversite arasında hiçbir benzerlik yoktur.

Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 137. sayısında bulabilirsiniz!



   
 
Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın  
width=10
Turkuvaz Medya Grubu Copyright © 2003-2012 Tüm hakları saklıdır.
Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
Üretim ve Tasarım

Turkuvaz Medya Dijital