![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| Kelimeler Ve Şeyler 2006 yılındaki ÖSS'de 15-(8-3)=? sorusu sorulmuş ve 750 bin öğrenci veya sınava katılanların yarısı doğru cevap verememiş (doğru cevap, 10). Bu kadar basit bir soruyu lise mezunlarının yarısının cevaplandıramadığı bir ülkede, siyasi mücadelenin de kavramlar, ilkeler… üzerinden yapılması beklenemez. Çocukların iyi olarak doğdukları, kötülükleri büyüme süreci esnasında öğrendikleri yaygın bir kanaattir, ama tamamen yanlıştır. Çocuklar, içine doğdukları ailenin, klanın, kabilenin veya toplumun "iyi, doğru, kötü ve yanlış"larını süreç içinde öğrenerek edinirler. Yani çocuk iyi veya kötü doğmaz, böyle adlandırılan ve kabul edilen durumları öğrenir. İnsanın doğadan giderek uzaklaşan bir varlık olmasına karşılık, çocuk, doğumundan eğitimin onu şekillendirmesine kadar "doğal" bir canlı olarak ortaya çıkar. Yani birincil içgüdüsü hayatta kalmak olan bir canlı. İşte bu varlık, diğer bütün canlılar gibi, bu "temel içgüdü"sünün doğrultusunda "bencildir, gaddardır, acımasızdır". Bunlar aslında uygar toplumun nitelemeleridir ve çocuk yalnızca genetik kodunun emirlerine uymaktadır. Çocuklar, tıpkı yetişkinler gibi, bu doğal ve özsel bencillik ve gaddarlıklarını asla kaybetmezler, ama eğitim sonucu kutulara hapsederler ve bir uygarlık cilasıyla "güzelleşirler". Çocuk bencillik ve gaddarlığının saklandığı kutuların en önde geleni "oyun"dur. Çocuk, oyun esnasında doğal dürtülerine olabildiğince geri döner, sadece kendini düşünür ve kazanmak için gaddar olur. Bu gaddarlığın tipik göstergelerinden biri, rakibin moralini, tutarlılığını ve sinirini bozarak onu zayıflatmak için alay etmektir. Çocuklar, alayı hem zayıf rakibi daha zayıflatmak hem de gaddarlıklarının tatmini için kullanırlar. Çocuk alaylarının en sık rastlanılanı, birinin bir farklılığını veya zayıflığını abartan, onu hayattan bıktıran ad takmalardır. Hafifçe aksayana topal, sırtı biraz eğik olana kambur denilmesi gibi. Türkiye, demokratik bir düzenin olmazsa olmaz koşullarından olan kuvvetler ayrılığı ilkesini uygulamıyor. Bu ülkede, yasama ve yargı yürütmenin, yürütme ise iktidar partisinin ve iktidar partisi de liderinin egemenliğinde. Böylesi bir yapılanmaya demokrasi demek olanaksız. Ama yargı veya yasama bazen yürütmenin bu egemenliğini bir an sekteye uğratabilecek huruç hareketleri yapabiliyorlar. Nitekim Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, iktidar partisi aleyhine kapatma davası açtı ve bunu yasama tarafından çıkartılmış yasaların içinde kalarak yaptı. Olmayanı icat etmedi, kanun koyucu gibi davranmadı! Ama "demokrasi-olmayan"a "demokrasi" diyen bazıları "jüristokrasi" gibi bir terimle saldırıya geçtiler. Tıpkı çocukların yaptığı gibi, rakibi alay ederek zayıf düşürmek için! Ancak İngilizce'de juristocracy veya Fransızca'da juristocratie diye bir kelime yok. Başka herhangi bir dilde de yok. Bizde, bu kelimenin "yargıçlar yönetimi" anlamına geldiği iddia ediliyor. Böyle bir kelime olsaydı, "yargıçlar yönetimi" değil, "hukukçular yönetimi" anlamına gelirdi. Çünkü İngilizce ve Fransızca'da "jurist" hukukçu anlamına gelir (yargıcın İngilizcesi judge, Fransızcası juge veya magistrat). Yargıçlar hukukçudur, ama bütün hukukçular yargıç değildir. Fakat Batı dillerinde "yargıçlar yönetimi" anlamına gelen bir kelime var. Eski Yunanca'nın Krites = yargıç ile kratos = yönetim kelimelerinin bileşiminden elde edilen krytocracy veya krytocratie (kritokrasi) sözcüğü. Bu kelimenin sözlüklere girme tarihi 1844. Üç durum için kullanılıyor. Antik İsrail'de şeri hukukçuların yönetimde oldukları bir dönem, Orta Çağ Sardinya'sının bir dönemi ve nihayet Somali'de ittihad el-mahakim el-İslamiyye (İslami mahkemeler birliği) yönetimi. Güney Somali'de 2006'ya kadar süren bu yönetimde tüm hükümet kadılardan meydana gelmekteydi. Çocuklar ağız dolusu kelime uydurmaya bayılırlar. Onlar için önemli olan, anlam değil, patlamalı ve gürültülü bir ses dizisinin karşı tarafın sesini bastırmasıdır. Jüristokrasi de epeyi ağız dolduruyor! 2006 yılındaki ÖSS'de 15-(8-3)=? sorusu sorulmuş ve 750 bin öğrenci veya sınava katılanların yarısı doğru cevap verememiş (doğru cevap, 10). Bu kadar basit bir soruyu lise mezunlarının yarısının cevaplandıramadığı bir ülkede, siyasi mücadelenin de kavramlar, ilkelerüzerinden yapılması beklenemez, elbette "ağız dolduran" ses dizileri aranır ve bulunur. Bağımsız Eğitimciler Sendikası'nın "Türkiye'nin Okuma Alışkanlığı" adlı raporunda belirtildiğine göre, bu ülkede kitap, ihtiyaç maddeleri sıralamasında kendine ancak 235. basamakta bir yer bulabiliyor. Günde 5 saat televizyon seyreden "ortalama Türk", yılda yalnızca 6 saat kitap okuyor. ABD'de toplumun yüzde 12'si, Fransa ve İngiltere'de yüzde 21'i, Japonya'da yüzde 14'ü düzenli kitap okurken, bu oran Türkiye'de on binde 1 (bir). Ortalama bir Japon yılda 25 kitap okurken, "ortalama Türk" ancak 10 yılda 1 (bir) kitap okuyor. Hürriyet Ankara'da "Yalçın Bayer yanınızda" sayfasına şöyle bir okuyucu mektubu gelmiş: "Leyla Gencer ile ilgili yazınızı okudum. Acaba yanlış mı okudum diye tekrar baktım. Bize kızıyordu Yalçın Bayer. Yazıklar olsun diyordu. Bir türlü anlamadım. Neden tanıyacağız bu hanımefendiyi? Bizim ülkemizin, toplumumuzun hatta kültürel geçmişimizde yakınlık kurduğumuz ülke ve toplumların hiçbirinin anladığı dinlediği bir şey olmayan opera sanatını icra eden bu hanımı tanımamamız gayet normal değil mi? Okullarımızda okutulan müzik dersinde bile böyle bir konudan genel kültür olarak bile bahsedilmiyor. Bu nedenle tanımamamız gayet normal".
|
||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|