![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| Bilim mi, o da ne? Bilgi ile bilimsel bilginin farklılaştırılması şarttır. Dış veya iç dünyamıza ilişkin her tür hissediş, kabul, algı vb., ister belli bir dayanaktan yola çıksın ister çıkmasın, bir bilgidir. Gerçeğe denk düşmesi rastlantısaldır. Bilimsel bilgi ise, bilimsel yöntemlerle elde edilen bilgidir. Yani anlama nesnesinin yansız şekilde sorgulanmasıyla… Açıklanması en zor kavramların başında "bilmek" gelir. "Gerçek olarak tanımlanan ve öyle olduğu kabul edilen bir düşünce nesnesini akılda tutmak ve bu düşünce nesnesinin bir dayanağı olduğunu kabul etmek." Bilmek fiilinin en uygun tanımlarından biri bu. Ama daha tanım yapılır yapılmaz bir sorunlar yumağı bizi kuşatmaktadır. Bir örnek belki daha açık hale getirecektir. Üzerinde yaşadığımız Dünya adındaki gök cismi, bir tanıma göre bir küre, başka bir tanıma göre bir tepsi biçimindedir. Bu cisim "evrensel çekim yasası" gereği boşlukta durmaktadır veya bir öküzün boynuzlarında durmaktadır veya yarı-tanrı Atlas onu omuzlarında taşımaktadır. İşte akılda tutulmaları halinde, bunların her biri bir bilgidir. Keza bir hastalığın tıbbi tedaviyle veya üfürükçü marifetiyle iyileşeceği gibi iki farklı kabul de "eşdeğerli" bilgidir. Bilmek fiilinin kökünden türetilen bilim kelimesi de ne yazık ki çok sorunludur. Hangi cins bilgilerin oluşturduğu bütüne "bilim" deneceği, üzerinde pek kolay anlaşma sağlanacak bir sorun değildir. Ortaçağ'da "belli bir nesnesi ve kendine özgü yöntemi olan her bilgi bütününe" bilim denmiştir. 19. yüzyılda ise bu tanım, "belli bir nesne ve yöntem tarafından karakterize edilen ve doğrulanabilir nesnel ilişkilere dayanan, evrensel değere sahip inceleme ve bilgilerin bütünü" haline gelmiştir. Ama bu tanımlar sorunu çözmemektedir. Çünkü bir şeyi anlayabilme biçimimiz onu gerçekten anlamamızı engelleyici bir yapılanma içindedir. Daha açıkçası, olay ve nesneleri oldukları halleriyle anlamak ve açıklamak çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Çünkü anlamaya ve açıklamaya çalışan insanların çoğu, önceden varolan bir modelin teyidine yönelmiş olduklarından, yapılan işlem açıklama ve anlama değil iman tazeleme olmaktadır. Öyleyse bilgi ile bilimsel bilginin farklılaştırılması şarttır. Dış veya iç dünyamıza ilişkin her tür hissediş, kabul, algı vb. ister belli bir dayanaktan yola çıksın ister çıkmasın, bir bilgidir. Gerçeğe denk düşmesi rastlantısaldır. Bilimsel bilgi ise, bilimsel yöntemlerle elde edilen bilgidir. Yani anlama nesnesinin yansız şekilde sorgulanmasıyla. Fakat sorun bu ayırımla da çözülememektedir. Aklın her şeyi çözebileceği boş bir önermedir. Çünkü akla biçim veren bilimsel bilgidir ve bunun tersi doğru değildir, akıl bilime biçim veremez. Öyleyse zihinsel yapıların evrilmesi için bilimsel bilginin gelişmesi şarttır. Ancak bilimsel bilginin gelişmesi demek, bilimin hatalarının farkına varması demektir. O halde değişmeyen doğruları olan herhangi bir duruşun bilimsel bilgi üretmesi olanaksızdır, bu gibi kapalı sistemler en fazlasından ideoloji üretebilirler. Abbas Güçlü, Milliyet'teki yazısında "Bilim adamı kime denir" diye sordu ve "her profesörün bilim adamı olmadığı" cinsinden bir sonuca vardı. Haklı! Bilim adamı, yanlışlanabilir "doğru"ları arayan ve bulan kişidir. Yanlışlanamaz "doğru"lar (dogmalar, aksiyomlar, a priori'ler) arayanlar ve bulanlar ile yalnızca başkalarının bulduğu yanlışlanabilir ve yanlışlanamaz "doğru"ları öğretmekle yetinenler ise bilim adamı değildirler. Hülya Avşar, Turkish Times Dergisi'ne verdiği demeçte "Markalaşmak insanın doğasında olan bir şey. Doğuştan marka özellikleriniz varsa marka oluyorsunuz. Türkiye'de kendimi Einstein gibi görüyorum. Dilim de Einstein gibi uzun zaten" demiş. Ve Einstein'ın ünlü dil çıkarttığı resmi taklit ederek, o da dilini çıkartarak poz vermiş. Einstein gerçek bir bilim adamıdır ve teorilerinin tamamı yanlışlanmıştır. Hülya Hanım ise "Marka özellikleri nelerdir", "Bunlar doğuştan getirilebilirler mi, yoksa koşulların ürünü olarak mı ortaya çıkarlar", "Ben Afganistan veya İran'da yaşasaydım marka olabilir miydim" veya "Ben gerçekten bir marka mıyım" gibi sorular sormadan, bu dogmatik, yani kendi "doğru"su üzerine kapalı dar ideolojik önermede bulunmuştur. Hülya Hanım bunu yapabilir, bilim adamı sayılmıyor. Buna karşılık Bilecik Üniversitesi rektörlüğüne atanan ilahiyatçı Prof. Dr. Azmi Özcan, 30 Ocak 2006 tarihli "İslam'da Protestanlaşma olmaz, çünkü" başlıklı yazısında, Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta reformun tarihi bir zorunluluk olduğunu söyledikten sonra, İslamiyet'in reforma ihtiyacı olduğunu söylemenin sadece cehaletin ötesinde bir keyfiyet ve hasbiyetin icabı olabileceğini "bildiriyor" ve ekliyor: "Allahın dininin reformu olmaz. Reform, kaba tabiriyle 'formu' bozulan bir şeyi tekrar eski haline döndürmek olduğuna göre, formu bozulmayan ve bozulması da Allahın taahüdüyle mümkün olmayacak bir dinin reforma ihtiyacı olamaz." Bu kısacık alıntı, ilahiyatın neden bilim, ilahiyatçıların da neden bilim adamı olamayacaklarını gösterecek kadar net. Bir kere, bizzat Kuran öğretisine göre Yahudilik ve Hıristiyanlık da Allah'ın dinleridir, eğer onlarda reform "tarihi zorunluluksa", İslamiyet'te neden olmadığı başka kanıtlarla açıklanmalıdır. İkincisi, reform "eski formuna döndürmek" değil, "yeni form" vermek demektir. Ve nihayet "Allah'ın taahhüdü" bir nas (dogma), bir kabul, bir a priori'dir, varlığı veya yokluğu kanıtlanamaz. O halde inanılır veya inanılmaz. Ve inanç alanı bilimsel bir alan değildir. İlahiyatçılarla devam etmek üzere, Taraf Gazetesi'nin Forum sayfasında dört ilahiyat profesörü, "İslam'da şekil var ama şekilcilik yok" diyor. Pekâlâ öyleyse bazı cenaze namazlarında vefat edenin fotoğrafını kaldıran veya ters çeviren imamlar, 14 Aralık Cuma vaazında "kadın eli öpmeyin" diyen Mudurnu MüftüsüBunlar acaba İslamiyet'in dışında mıdırlar, içinde mi? Bilimsel önermelerin mutlaka iç tutarlılıklarının bulunması şarttır. Ahmet Kekeç, Star'daki köşesinde şöyle yazıyor: "Hayır Fazıl Say'a haksızlık etmiyorum. Ünü sınırlarımızı aşmıştır, başarılı bir piyano virtüözüdür ama herhangi bir Avrupa ülkesinde olsa 'sıradan'ın biraz üzerinde kabul edilecek bir sanatçıdır." Dünyanın hiçbir dilinde "virtüöz" diye bir kelime yok (olsaydı, Fransızca gramerine göre kök kelimenin dişil hali olurdu, örneğin erdemli kadın veya kız gibi). Doğrusu virtüoz, İtalyanca virtu=erdem'den geliyor ve bir işi diğer herkesten çok daha iyi ve farklı yapan kişi anlamını taşıyor. Ben müzik eleştirmeni değilim, Fazıl Say'ın yeteneğini ve tekniğini değerlendirecek bilgim yok, ama Kekeç'in aynı kişiyi, aynı cümlede hem virtüoz hem de "sıradanın biraz üzeri" saymasındaki çelişkiyi fark edecek kadar mantığa sahibim.
|
||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|