![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| Milletin İradesi, Hakemin Düdüğü Küçük bir kabilede bile farklı izafet çerçevelerinin olduğu gerçeği karşısında, bizimki gibi müthiş büyük bir toplumda izafet çerçeveleri ve paradigmaların çok farklılaştıkları, çeşitlendikleri ve çoğaldıkları kendiliğinden açıktır. Bu durumda "milletin tümü"nü kapsayan bir "irade" olamaz. 18. yüzyıl, Batı Avrupa tarihinin gerilimli dönemlerinden birini meydana getirir. Hem siyasal devrimlerin hem de tarım ve sanayi devriminin oluşmalarına ve ortaya çıkmalarına tanık olan bu yüzyıl, demokrasinin de ilk adımlarını attığını görmüştür. Demokrasinin emeklemeye başlaması, elbette geleneksel despotik iktidarların sertleşmesine neden olmuştur. Bu sertleşme, bir yandan birçok okumuşun ülkesini terk etmesine yol açarken, bazı yazarların da tamamen döneme özgü edebi bir tür geliştirmelerine neden olmuştur; hayali bir yolculuk öyküsünün çerçevesinde geliştirilen siyasi bir hiciv. Bu türe can verenler ona bir ad vermemişlerdir, ama verilseydi böyle bir şey olurdu. 18. yüzyılda bu türün kapsamına sokulabilecek epeyi eser vardır, ama iki tanesi çağları aşarak günümüzde de etkili olmayı sürdürmektedir. İrlandalı Jonathan Swift'in (1667-1745), bütün eserlerinin en ünlüsü olan Gulliver's Travels (1726, Gulliver'ın Yolculukları), bir denizcinin her iki seferinde de gemisinin batması sonucu, hayali yerler olan Cüceler ve Devler ülkesindeki zorunlu ikametlerini anlatmaktadır. Swift, son derece sivri bir dil ile, bir yabancının gözünden bu ülkeleri anlatırken, aslında Britanya'yı hicvetmektedir. Kuvvetler ayrılığı teorisinin John Locke'la birlikte kurucu babası olan Fransız soylusu Charles-Louis de Secondat, Baron de Montesquieu'nün (1689-1755) Kanunların Ruhu kadar ünlü eseri Acem Mektupları (1721), Paris'e gelen bir İranlı'nın ülkesiyle yaptığı mektuplaşmadan oluşan sıkı bir hicivdir. Montesquieu, bu İranlı kahramanı aracılığıyla 18. yüzyıl Fransa'sına eleştirel bir bakış yöneltmektedir. Bu iki eserin de, belki yazarlarının bile fark etmediği, fark etseler bile ifade edecek terimlere henüz sahip olmadıkları esas vurgusu, herkesin olayları belli bir izafet çerçevesi içinde ve belli bir paradigmaya dayanarak algıladığı ve yorumladığıdır. İngilizce sözlüklere 1897 yılında giren "frame of reference" (izafet çerçevesi) terimi, "mantıksal tutum veya sosyal davranışlara hükmeden standartlar, inançlar ve kabuller bütünü" olarak tanımlanmaktadır ve izafet çerçevesi, yani bir şeyi anlamak için başvurduğumuz kavrama perspektifi, kültür, din, inançlar, aile, eğitim, meslek, bilgi birikimi, beceri ve deneyimden bağımsız değildir. Açıkçası, aynı olay, farklı izafet çerçevelerine sahip farklı kişiler tarafından farklı anlaşılır ve algılanır. Lengüistiğin kendi ihtiyaçları için özel bir anlam yüklediği bir 15. yüzyıl terimi olan paradigma, yeni anlamıyla sözlüklere 1943'te girmiştir. Biraz karışık olan anlamı, "belli bir anda, belli bir gerçekliğin yorumlanması için oluşan 'yorum alanı'nı meydana getiren unsurların tamamı"dır. Zaten kelime, Eski Yunanca'da model veya örnek anlamına gelen 'paradeigma'dan türetilmiştir. Bu bağlamda, bir gerçekliği kavrarken ve içselleştirirken kullanılan model olduğu söylenebilir. Psikoloji, dilbilim, kültür incelemeleri gibi disiplinlerin ortaklaşa vardıkları bir sonuca göre, insanlar gerçekleri oldukları halleriyle değil, izafet çerçevelerine ve mensup oldukları paradigmaya göre kavrarlar ve sonuçta, "orada duran gerçek", bireysel tabanda farklılaşır, hatta zıtlaşır. İşte Swift'in ve Montesqiueu'nün de vurguladıkları buydu. Bu iki büyük yazar ve düşünür, izafet çerçevesi ile paradigma farkı olduğu zaman her şeyin farklı görüleceğini anlamışlar ve bunu daha 18. yüzyılda yazmışlardı. Sayın Başbakanımızın sıklıkla kullandığı "milletin iradesi", eğer bu iki kavram açısından değerlendirilecek olursa, olanaksız bir durumu işaret etmektedir. Çünkü küçük bir kabilede bile farklı izafet çerçevelerinin olduğu gerçeği karşısında, bizimki gibi müthiş büyük bir toplumda izafet çerçeveleri ve paradigmaların çok farklılaştıkları, çeşitlendikleri ve çoğaldıkları kendiliğinden açıktır. Bu durumda "milletin tümü"nü kapsayan bir "irade" olamaz. Ancak "millet"in bir kısmının iradesi iktidar olmuş olabilir veya bir konuda ortak bir kanaate ulaşmış olabilir. Nitekim Başbakan Erdoğan, "Milletin iradesine hiç kimse ipotek koyamaz" derken bu gerçeği vurguluyor. Çünkü, eğer "milletin iradesi"ne ipotek koymaya kalkışanlar varsa, bunlar ya milletin dışındadır ya da "milletin iradesi" bir azınlık iradesidir (tamamı kapsamaması anlamında). Öte yandan, millet, somut bir gerçekliği değil, siyasal bir birim içinde, ona yurttaşlık bağıyla bağlı olarak yaşayanların tümünü ifade eden kümülatif bir ifadedir, ancak sayısal veya hukuksal bir gerçekliği olan böyle sanal bir varlığın "iradesinin" de olamayacağı son derece açıktır. Ama bizim ülkemizde asıl sorun, birçok kimsenin ve grubun kendi izafet çerçevesi ve paradigmasını, "başkası olamaz" cinsinden algılaması ve dayatmasıdır. "Milletin iradesi" kavramsallaştırması bu bağlamda değerlendirilmelidir. Artık bir düşünür mertebesine gelen, Hürriyet'in ekonomi köşe yazarı Ege Cansen, "Laikler de dinden anlar" başlıklı yazısında, "Laiklerle dindarlararasında cereyan eden tartışma oyununda haksız bir kural var. Dinciler, laikçilerin 'hayatta en hakiki yol gösterici ilimdir' şeklinde tanımlanacak inanç dünyasına rahatça giriyorlar. Bu alanda geliştirilmiş her tür fikir ve kanıtı, kendi tezlerini savunurken istedikleri gibi kullanıyorlar. Laikler, mezhepleri icabı, dindarların kaynak kullanma özgürlüğünü kabul ediyor. Ancak bunun tersine dindarlar razı olmuyor. Yani laikler kendi tezlerini savunurken 'Referansım İslamdır' diyen dindarların kaynaklarına girip, onun içindeki fikir ve kanıtları kullanmaya kalkınca, dindarlar hemen atağa kalkıyor. Sen ne anlarsın İslam'dan, Arapça biliyor musun, sözlüğe bakarak Kuran tefsir edilemez, onu ulemaya sormak gerekir diye laiklerin araştırma ve fikir üretme özgürlüğünü kısıtlamaya çalışıyorlar" diyor. Dindarlar, bu kendi izafet çerçevelerini ve paradigmalarını "olması gereken" olarak inşa etme gayreti içinde, Cansen'in söylediklerine ek olarak, "dini ancak 'çok bilen' küçük bir azınlığın (ulema) alanı" olarak kurguladıklarını fark etmiyorlar. Bu durumda, eğer din ancak Arapça bilen ulema tarafından anlaşılabilecek bir şeyse, bu bilgilere sahip olmayan geniş kitle dinden ne anlıyor ve nasıl inanıyor?
|
||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|