Eşitsizliğin Kutsanması
Eşit oy hakkı gibi kapanmış bir konuyu tartışma başarısını gösteren Aysun Kayacı ve Müjde Ar çoktan barışmıştır. Fakat insanları eşit kılan şeyleri yüceltmek mi, eşitsizliği kutsamak mı tartışması Rousseau ve Nietzsche'yi sonsuza dek ayırmıştı.
Bazen böyle olur; vaktiyle filozofları meşgul etmiş meseleler belirli bir dönem geçince olabilecek en kötü, en popülist borazanların eline düşer; bir kez daha evrilip çevrilirler ve tabii olabilecek en kaba, en ilkel, en hissi şekilde. Aysun Kayacı asırlık 'eşitlik-farklılık' meselesini eşit oy hakkı gibi, artık tartışılamaz bir kazanım üzerinden tartışmaya kalktı ve bunun için de olabilecek en faşizan ibareleri seçti. Ancak eşitlik fikrine tahammülsüzlük yeni bir şey değil; hâlâ canlı ve çeşitli varyasyonlarla karşımıza çıkmaya devam ediyor. Kayacı'nın "Bir çobanın oyuyla benimki nasıl bir olabiliyor, ben bunu kabul edemiyorum" derkenki rahatlığı hiç kuşkusuz bu nevi karşılaştırmaların belirli bir sınıf-statüde son derece yaygın olmasından kaynaklanıyordu. Bu türden teraziler doktor ile çoban, hakim ile çoban arasında öteden beri kurulagelmiştir; bu kurulum ilkesel olarak aynı derecede gayri insanidir. Dolayısıyla bu cümleyi Aysun Kayacı'nın sarf etmesi insanların 'adalet' duygularını incitmiştir, 'eşitlik' ilkesine duydukları bağlılığı değil. Tepkinin ana nedeni, çobanla eşitlenmeye razı gelmeyen tarafın imtiyazlı halini doktor gibi, hakim gibi, insanlığa hizmet ederek değil, insanlığın zaaflarını sömürerek elde etmiş bir varlık olmasıdır ki, insanlığın içinde az da olsa bir hakkaniyet duygusunun kaldığına işaret eder bu tepki, o yüzden yine de sevindiricidir. Aysun Kayacı'nın bir çobanla ya da gecekonduda oturup oyları karşılığında tapu vaat edecek siyasileri bekleyen 'ayak takımıyla' bir tutulmaya yaptığı itiraz, kabalığı bir yana bırakıldığında derin bir politik ayrıma dairdir. Kayacı "Ben farklıyım" demiş, bu farkın diğer insanları hiçleyemeyeceğine dair fikri bir kırıntı taşıyan Müjde Ar'ı kızdırmıştır. Kırıntı diyorum, çünkü "Adıyamanlılar da mağarada" diyerek, Kayacı'ya verdiği refleksi değersiz hale getirmiştir Müjde Ar. Yine de meselenin gecekonduda yaşayanlar cihetine yaptığı itiraz, kolektif bilinçte hiç değilse ölerek eşitlendiğimizi bilen bir yan olmasıyla, Ar'ın o bilgiye itibar etmeye daha yatkın olmasıyla ilgilidir. Siyaset, bir anlık parıldamalar halinde bile olsa, herkese ve her kimseye, yekdiğeriyle eşit olduğu gerçeğinin deneyimlendiği bir imkân sunmayacaksa, ne işe yarayacaktır zira? Doğada bulunduğu gibi bulunacaksa yani insanlık, güçlünün haşin ve galip, zayıfın ezik ve mağlup olması bir sorun olmayacaksa, "Ben farklıyım" diyenlerin diğerlerini yok sayma pahasına yarattıkları farklar eşitlik adına törpülenmeyecek, denetlenmeyecek ise 'devlet'in ne gereği vardır sonra? Tüm ayrı düşmelerin rol icabı olduğu tartışma-şov programlarının gayri samimi ortamlarında hiçbir dostluk anlamlı olmadığı gibi, hiçbir çatışma da gerçek değildir. Aysun Kayacı ve onunla ağız birliği yapan Pınar Kür (bir zamanlar kayda değer bir yazardı) ile Müjde Ar arasındaki ayrılığın hakikate değen bir boyutu var mıdır bilemem, ama söz konusu ayrılık aslında son derece ciddidir, Rousseau ve Nietzsche arasına kalın bir duvar çekecek kadar ciddi. O duvar, sol ve sağ diye betimlediğimiz iki ayrı politik tutumu ayıran şeydir.
| Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 144. sayısında bulabilirsiniz! |  |
|