Para ile sıra
Kilise, muktedir olduğu zamanlarda, faizi şu gerekçeyle yasaklıyordu: Zamanı satamazsın, çünkü zaman ancak Tanrı'ya aittir. Yalan değil, her şey zamanı satmakla başladı; zamanın üzerinde hükümranlık kurma arzusuyla...
Polonyalı Grzebski uyuduğunda yıl 1988'di. Uyandığında ise takvimler 2007 yılını gösteriyordu. 19 yıl süren uykusu tamamlanıp da gözlerini açtığında, ne ülkesinin son komünist lideri Wojciech Jaruzelski vardı ortada, ne kuyruk ne de karne. Gazeteler "19 yıl sonra komadan çıktı" diye duyurdu uyanışı. 19 yıl az bir süre değildi elbette, fakat zamanı söyleyen sadece takvimler ve saatler değil, iki tarih arasında nelerin olup bittiğiydi aynı zamanda. Tekerrür eden olgular her şeyin yolunda olduğuna ilişkin bir güvence verir, ani değişimlere neden olan olaylar ise 'ne kadar çok zamanın geçtiğini' gösterir, geçen süreyi iğneler, tutturur hayatın panosuna; görünür kılar. Polonyalı işçinin uykusu zaman makinesinden başka bir şey değildi. Avrupa'nın yüzlerce yılda geldiği süreci 18 yılda alan Polonya'ya bakan adam için, aradan sadece bir gün geçmiş gibiydi. Uyandığında zamanın mükerrer ziyaretçilerini bastıran ve zamanın ta kendisi haline gelen şeyi gördü: Değişimi. Değişim zamanın önünü kesmişti sanki. Grzebski tren çarpması sonucu komaya girdikten 1 yıl sonra Polonya çok farklı bir rotaya yelken açmıştı çünkü. 1989'da komünizm yıkılmış, Polonya NATO üyesi olmuş ardından da AB'ye girmişti. Grzebski komaya girdiğinde bakkallarda sadece çay ve sirke, sınırlı miktarda et satılıyordu; benzin para ile değil sıraylaydı; beklemek gerekiyordu. Grzebski'nin 2007'ye uyandığında gördüğü manzara ise bambaşkaydı; "Dükkânlarda satılanlar aklımı başımdan alıyor, gözlerime inanamıyorum" diyordu Polonyalı. Bir ürünü tanıtmak için fotoğraflanmış ünlü modeller billboard'lardan caddelere doğru bakıyor, her biri bilmem kaç beygir gücündeki otomobiller vites değiştirirken kesime giden sığır gibi böğürmüyorlardı artık; akıllı ve otomatiktiler. Çamaşır günü tedavülden kalkmıştı evlerde; çamaşırlar kendi kendilerine yıkanıyordu makinelerde, bulaşıklar da öyle Grzebski'nin mecazi uyanışı için geçmesi gereken zaman uykusu kadar uzun sürmemiş belli ki; duruma şaşırmış, ki bu şaşkınlık uyanmanın ötesinde bir 'ayma'ya da tekabül ediyor. "İnsanlar" diyor "ellerinde cep telefonlarıyla geziyor, ama sürekli mızmızlanıyorlar"Bu şaşkınlıktan sonraki soruyu tahmin etmek hiç de zor değil: İnsanları mutlu etmeyecekse, bütün bu değişim niye? Sorun insanlarda mı, yoksa 'değişim'in her halükârda mutluluk, iyilik, sağlık, zihin açıklığı ve ufuk genişliği getirdiğini-getireceğini söyleyen modern liberal metinde mi? Para ile saadet olmaz derlerdi bir zamanlar. Bu söz bir durumu değil; bir ideali, insanın hedeflemesi gereken bir hayat stratejisinin haberini veriyor daha çok. İnsan, gerçek saadeti paranın satın alabildiklerinde değil, paranın satın alamadıklarında aramalı türünde bir öneri bu. Zira sırayla da saadet olmadığını tecrübe etti pek çok Doğu bloku ülkesi. Lakin temel gereksinimlerine ancak sırayla kavuşabilen eski komünist rejimler şimdi de 'bastır parayı, al sırayı' diyen, adalet duygusunu tepe taklak eden, hükümden düşüren limitsiz kapitalizmin yan tesirleriyle mücadele etmek durumundalar. Grzebski'nin tespitinde insan, insanlık adına serzenişten alıkoyamıyor kendisini: Bunun bir ortası yok mu? Karma ekonomi politikalarının kapitalizme insani makyajlar, süsler iliştirmekten başka bir şeye yaramadığı anlaşıldı. Dahası birçok Avrupa ülkesi bunu bile fazla maliyetli bularak direksiyonu neo liberal politikalara kırdı, kırmak üzere. Yoksulluğun olabilecek en kötü yaşam standardını hak ettiğini ve varsılın bunun için yapabileceği bir şey olmadığını ima eden yeni stratejiye isyan etmeye en az 'özgürlük' kadar önem veren herkesi içten içe kemiriyor bu soru: Bunun bir ortası yok mu?
| Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 101. sayısında bulabilirsiniz! |  |
|