Vur, kır, parçala!
Güçlü olanla özdeşleşiriz. Takım güçlü ve kahramanca olanı temsil eder, maç çıkışında onun kahramanlığının pırıltıları üzerimize serpilmiş gibidir. Oyuncular sadece temsilcidir, kutladığımız kendi başarı ve talihimizdir
"Yuuuh" diye bağırırken buldum birden kendimi, bütün seyirciler hep bir ağızdan, rakip oyuncu yerde kaldığı için topu taca gönderen 'bizim' oyuncuyu kınıyorduk. Adam doğru olanı yapıyordu ama bizi sinirlendiriyordu. Maçın bitmesine dakikalar vardı ve 'bizim' takım o şahane statta hâlâ bir gol atamamıştı. İki sağımdaki, efendi görünüşlü, giyim kuşamı yerinde bir bey gol gelmedikçe zıvanadan çıkıyor ve sahaya sağanak halinde küfür yağdırıyordu. Ayrı bir gezegende gibiydim. Stadyumlarda coşku ve hüzün hep birlikte yaşanıyordu ve bu durum, acıyı da üzüntüyü de katmerleştiriyor, oradaki varoluşu lâdinbir ayin havasına sokuyordu. Hayatımda, on beş yıllık bir aradan sonra, ikinci kez bir futbol maçına gidiyordum ve bu ortamı yaşamadan Türkiye üzerine söz söylemenin mümkün olmadığını fark ediyordum. Bir defa o stadyumda kendi takımınızı desteklemekle sizin gibi on binlerce insanla aynı hizada duruyor, onların gücünü içinize alıyor, orada oluşan dostluk ve dayanışma havasından nasipleniyordunuz. On binlerce insan aynı saftaydınız, karşı tarafta ise birkaç hakem ve on bir rakip oyuncu vardı. Taraftarlığın şanından olan şey, hakeme kayıtsız şartsız diş bilemekti. Hakem 'bizim' lehimize çalmadığı sürece düşman bir nesneydi. Hatta bizim oyuncular da maçın başında birer ümit nesnesi, hayal ve beklentilerimizi karşılayacak kahramanlar iken maçın sonuna doğru değersizleşiyor, ulu orta küfredilen, türlü hakaretlerle anılan öfke nesnesi haline geliveriyorlardı. Her biri değme futbol yorumcusu kesilen seyirciler, gol gelmedikçe taşkınlaşıyor ve kelle istemeye başlıyordu. Maçın son on dakikasında son bir koz olarak ümitsizliğin yarattığı bir slogan devreye giriyordu, bu sloganla birlikte tahripkârlık arzusu da zirve yapıyordu: "Vur, kır, parçala/ Bu maçı kazan !" Adeta bir gladyatör gösterisi izliyorduk. Taraftarlık hepimizi bir grup psikolojisine hapseder. Maç sırasında herkesin ıslıkladığı bir hakemi alkışlamaya cesaret edemeyiz. Yardımseverliği bir erdem olarak kabul ederiz ama rakip futbolcuya, maçın kritik dakikalarında gösterilen yardım karşısında çileden çıkarız. Güçlü olanla özdeşleşiriz. Takım güçlü ve kahramanca olanı temsil eder, maç çıkışında onun kahramanlığının pırıltıları üzerimize serpilmiş gibidir. Oyuncular sadece temsilcidir, kutladığımız kendi başarı ve talihimizdir. Dahası maç bir peri masalındaki gibi iyileri ve kötüleri net bir biçimde görmemizi sağlar. Biz iyiler, kötülüğe karşı savaşmaktayızdır. Kalabalık olmanın insana sağladığı üstünlüklerden birisi o kalabalığın içinde kaybolabilmek, görünmez hale gelebilmektir. Böylece normal hayatımızda davranmayacağımız kadar anormal biçimlerde davranabiliriz ve kimse bizi bundan sorumlu tutmaz. Bir de elbette, sosyal kimliklerimiz vardır. Kendimize duyduğumuz saygıyı, özgüvenimizi bir ölçüde mensup bulunduğumuz gruplardan devşirmek isteriz. İnsan kendisini daha ziyade olumlu olarak değerlendirip, olumsuzlukları dışarıda, kendisinden saymadıklarında görmeye eğilimlidir. O yüzden rakip takım bizim için kötülükleri temsil eder ve o yüzden, lig yarışında kazanma olasılığı daha yüksek olan 'üç büyükler'den birini destekleriz. Oyunda haklı olan tek kişi vardır, o da büyük gövdesiyle taraftarın ta kendisidir! Erkekler için futbol, çocukluktan erkekliğe geçiş sürecinde yaşanan hayal kırıklıkları için bir ifade yolu, güç ihtiyacının karşılandığı bir arena, iktidarsızlık korkusuna karşı bir panzehirdir. Futbol orta çağın savaşçı güdüsü ve savaşçı etosunun modern bir dirilişidir. Futbol savaşın dilinden çalarak konuşur: Savunma ve hücum vardır, direnişi aşmaktan, onları parçalara ayırmaktan söz edilir. Teknik direktör oyuncularının savaşmasını ister, onları erkekçe davranmaya çağırır, şereften dem vurur.
| Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 94. sayısında bulabilirsiniz! |  |
|