Mayısın rengi
San Diego'ya vardığımda havanın kapalı olmasına şaşırmış, bunu taksi şoförüne söylediğimde "Mayıs grisi" demişti. Amerika, hangi köşesine gidersem gideyim bana hep gri ve tatsız görünüyor.
Uçağımız San Diego'dan New York'a giderken bu yazıyı yazıyorum. Amerikan Psikiyatri Birliği'nin yıllık kongresinden ülkeye dönüyoruz. Amerika, benim için büyük bir yalnızlıktan ibaret. Bu kültür üzerine düşünüyorum. Bir yanda hayatlarını anlamlandırmakta güçlük çektiğim, bir örnek konuşma, jest ve mimikleriyle hep birbirlerine benzeyen, gürültülü, coşkulu bir kalabalık. Ortalıkta dolaşan manasız bir neşe. Berisinde çok büyük bir yalnızlık ve kimsesizlik var. O yüzden her şey çok abartılı yaşanmalı, herkes birbirine taşkın bir neşe aşılamalı ki incinirlik hissedilmesin. Her şeyin, bu arada hayatların bile plastik olduğu, cümlelerin müptezel televizyon gösterilerinden kopyalandığı sığ bir dünya. Bir avam kamarası, ortalama insan cumhuriyeti olarak Amerika... Uçakta Reader's Digest Dergisi'nin Güzin Abla köşesini okuyorum. Bir kadın diyor ki, "Arkadaşım çok güzel bir iş buldu, kutlamak için biraraya geldik ama kahveleri benim ısmarlamamı bekledi. Kahve paralarını paylaşmamız veya onun ödemesi gerekmiyor muydu?" Böyle manasız ve basit bir soru dünyanın kahir ekseriyetinde sorulamaz. Öte yanda bilimin ve düşüncenin duraklarında soluklanmış, oradan aldığı feyizle bütün bir ömrünü çalışma tahtasına çevirmiş, akıllı ve seçkin Amerika duruyor. Bilginin önümüze serdiği ufuklardan dünyayı yeni biçimlerde tanımak veya bir sanat eseriyle birlikte içimizde uyanan güzelliği fark etmek, bazılarımızı sarhoş edebiliyor. Bu öyle bir şarap ki onun içilmemesi günah. Dünyanın en büyük, en geniş katılımlı ve bilimsel olarak en hacimli psikiyatri kongresi olan bu toplantı, her yıl Amerika'nın değişik bir şehrinde yapılıyor. Bu yılki kongrede benden de bir konuşma istendi. "Dışarıdan Amerikan Psikiyatrisine Bakış" başlıklı sempozyumda Şili'den, Emory ve John Hopkins üniversitelerinden üç saygın profesörle Amerikan psikiyatrisini teşrih masasına yatırdık. Konuşmamda özetle şunlara değindim: Ne olduğumuz, kim olduğumuz, hayatı nasıl kavramlaştırdığımız, neye sevinip neye yerindiğimiz büyük oranda içinde yaşadığımız kültür tarafından şekillendirilir. O halde Batılı insan için geliştirilmiş olan terapi modelleri farklı kültürlerde işe yaramayabilir. Bu terapi modellerini Batı'dan olduğu gibi almak yerine, kültürel unsurları daha fazla dikkate alan terapi modelleri geliştirmeliyiz. Batı psikiyatrisi bizi, geleneğimize içkin olan tahammül duygusunu görmezden geliyor ve her türlü demoralizasyon ve keyifsizlik durumunu patolojik olarak etiketliyor. Oysa faniliği ve hayatın kırılganlığını hissediyor olmak insana hüzün verebilir. Modern yaklaşım, normal kederi ve hüznü bizden alarak onun yerine depresyonu veriyor. Oysa gelenek, hayatın ıstırapsız olamayacağını söylüyor bize, insan tabiatına savaş açılamayacağını, insan tabiatını yenemeyeceğimizi, hayatın içinde mutluluk ve sevinç gibi keder ve hüznün de olacağını söylüyor. Hayatın doğal süreçlerinin tıbbileştirilmesine, hastalık haline getirilmesine karşı çıkmalıyız. Bu tür kongrelerde kendinize ruh arkadaşları bulursunuz. Dünyaya sizinle aynı zaviyeden bakan ama milliyeti ve dini sizden farklı meslektaşlarınızla karşılaşırsınız. Bütün hakşinas insanlar daha adaletli bir dünyanın özlemini duyar. Bu insanların en büyük meselesi insanlar arasındaki eşitsizliği, adalet ve hürriyetin önündeki engelleri kaldırmaktır. Mesela Şili'de halk, psikiyatrların aynı zamanda felsefeyle, sanatla ve ülke meseleleriyle ilgili, politik haksızlıklara karşı aktif tutum takınan kişiler olmasını beklermiş. Anlaşılan o ki bu ülkede psikiyatrlara hekimliğin ötesinde entelektüel ve ahlâki bir misyon yükleniyor. Adalet ve özgürlük arayışına, hikmet ve güzellik arayışına kenetlenmemiş bir ruh hekimliğinin eksik kaldığına ben de inanıyorum.
| Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 99. sayısında bulabilirsiniz! |  |
|