AKTÜELHepoku    
Her Hafta width=3 Türkiye width=3 Dünya width=3 Toplum width=3 Kültür Sanat width=3
 
   
 
İttihatçıyım İşte, Var Mı Diyeceğin?

\"\"
\"\"
İttihatçıyım İşte, Var Mı Diyeceğin?

Açık sözlülük, söylenen sözden bağımsız olarak bir erdemse eğer, bu erdem sahiplerinden bahis açıldığında, hiç şüphesiz akla ilk gelecek birkaç isimden biri onunki olur. Şu şeffaflığa bakın: "O kadar okudum, yazdım. Atatürkçü geçinirim. Yine de hiç güvenim yok milletime. İttihatçıvari bir komita sempatizanıyım."

Kendisini Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) üyeliğine aday gösteren Üniversiteler Arası Kurul üyelerine bir teşekkür mektubu yazdı, memleket ikiye bölündü. Hoş, memleketi ikiye bölmek bu aralar dünyanın en kolay işi ama neticede bunu bir kişinin bir mektupla becerdiğini düşünelim ve Sezar'ın hakkı Sezar'a diyelim
Benim zihnimde başka bir soru var: Böyle rutin bir aday belirleme hadisesinde, kendisine teveccüh gösterenlere teşekkür mektubu yazmada, "böylece sizi şereflendiriyorum" iması yok mudur? Ya da şöyle sorayım: Yarısına yakını rektör olmak üzere 200 profesörden oluşan bir kurula yazdığı teşekkür mektubunu bir "bilim ve üniversite manifestosu" olarak tanzim eden bir profesör, aslında bir tür "takım liderliği" imasında bulunmamakta mıdır?
Bilim söz konusu olduğunda, bu "ima"nın bir Celal Şengör refleksi halinde sürekli ortaya çıktığını biliyoruz. 2006'da, önce "çok tembel" oldukları, ardından da İstanbul Teknik Üniversitesi'ndeki bilimsel bir konferans yerine aynı saatte gene üniversitede Hülya Avşar'ı izlemeyi tercih ettikleri için çok kızdığı öğrencilerinin gönlünü almak için onlara hitaben yazdığı bir yazıda şöyle demişti:
"Siz sevgili öğrencilerimiz, kaçınız, size ders veren hocalarınızın araştırma geçmişlerini araştırdınız? Kaçınız yanında yüksek lisans veya doktora yapmak istediğiniz hocanızın yayın listesini incelediniz?"

Yazdığına kendi de inanamadı
Bilimsel yeterliliklerini sorguladığı meslektaşlarıyla aynı siyasi klişeler düzeyinden itiraz geliştirmeyi kendine yakıştıramadığından belki, sözünü ettiğimiz mektupta türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmesine "bilimsel" açıdan karşı çıktı ve tam manasıyla başına iş açtı:
"Karşımıza dinin dogmalarını reddeden bilimi öğrenmek için geldiğini iddia ederken, o dogmalara bağlı olma sembolünden inatla vazgeçmeyenlerin bilimsel dürüstlük ve samimiyetine nasıl inanacağız? Akla açık bir ihanet olan bu davranışın temsilcilerini, aklın ve bilimin geliştiricisi olan üniversitelerimize nasıl alacağız?"
İşi türban meselesinden çıkartıp dindarların bilim öğrenemeyeceğine ya da bilim üretemeyeceğine vardıran bu fazlasıyla tuhaf mektup kendi içinde o kadar fazla çelişki barındırıyordu ki, onun, her fırsatta "aklı" vurgulayan birinin kaleminden çıkmış olmasına inanmak hakikaten çok zordu. Mektup sahibi, en basitinden, "Akla açık bir ihanet olan bu davranışın erkek temsilcileriyle bugüne kadar yaptığınız şeyin adı bilim değil miydi?" sorusuna vereceği makul bir cevabının olamayacağını dahi hesaplamadan kaleme sarılmıştı belli ki.
Kendisine hayretle "Ne yaptın sen hocam?" diye soranlardan biri olan Ahmet Hakan'a gönderdiği mektup, kendi mektubuna kendisinin de hayret ettiğini gösteriyordu:
"Yazınızda çok doğru bir gözleme yer vermişsiniz: 'Celal Şengör tuhaflaştı!' Ne kadar doğru! Ben bile kendimi tanıyamaz oldum. Asabi, tahammülsüz. Bunun nedenini düşündüm. Yirmi beş yıldır dersine türbanla giren öğrencilerine gık demeyen, onlarla herkesle olduğu gibi şakalaşan Celal'e ne oldu diye... Sonunda şunu buldum: Tehdit altında olunduğu hissi... AKP ne yazık ki hepimizi tehdit eder bir hava getirmiştir ülkemize. Gruplaşma ve karşılıklı suçlamalar gündelik haberler olmuştur.
O kadar ki, meslektaşlarınız benim tüm dindarları üniversiteden atmak istediğimi yazdılar. Halbuki en yakın çalışma arkadaşlarımdan Xavier Le Pichon koyu bir Katolik'tir. Naci Görür çok önemli bir Nakşi şeyhinin torunu olup, dini bütün bir Müslüman'dır. Bunlarla aramızda dinin konusu bile olmamıştır."

Ordu muhabbeti ve tehdit hissi
Şengör'ün bilimle dindarlığın ya da inancın bağdaşamayacağı görüşünü temel alan ilk mektubunu tekzip niteliğindeki bu ikinci mektup fazla dikkat çekmedi. Ben, mektupta dile getirilen "tehdit altında olma hissi"nin yalnız son dönemin Celal Şengör'ünü anlamada kullanabileceğimiz bir kavram olmadığı kanısındayım. Bana öyle geliyor ki, "hayatlarını bizi korumaya adayan" askerlere karşı beslediği gülümseten muhabbeti de ancak bu duygunun yardımıyla anlayabiliriz.
Harp Akademileri Komutanlığı'nın 2006-2007 eğitim yılı açış konuşmasının başında "emrettiler geldim", sonunda da "arz ederim" diyen Şengör, bu tavrının abartılı olup olmadığını soran Sabah muhabirine şu cevabı vermişti:
"Asker; senin benim rahatımız emniyetimiz için hayatını feda etmeye yemin etmiş bir adam. Bundan daha yüce bir şey olabilir mi?"
Aktüel okurlarının bir bölümü, bu dergide yayımlanan ünlü söyleşinin en ünlü bölümlerini hatırlayacaklardır:
"Bugüne kadar hiçbir general veya amiralle oturduğum yerde konuşmadım. Aradığım zaman ayakta ararım, onlardan telefon geldiğinde ayağa kalkarım."
Ya da şu bölüm: "Oğlum Asım'a okulu Alman Lisesi'nde yapacağı bir takdim için mareşal üniforması lazımdı. Başbuğ General'im müzelere sordurdu. Uygun bulunmayınca bir günde mareşal üniforması diktiler. Asım geçen akşam üniformasıyla oturuyordu. Çoraplarımı isteyecektim. Üniformasına baktım. Kalktım kendim aldım."
O da 1946'dan sonra ülkenin gericilerin eline geçtiğini inananlardanBu kesimin çok güçlü bir tehdit algılaması içinde olduğunu biliyoruz, Celal Şengör, bu "tehdit hissi"nin insanlara yaptırabileceklerinin, yazdırabileceklerinin ve söyletebileceklerinin sınırsızlığını incelemek isteyenler için ideal bir özne bence.
Bu sınırsızlığın, birkaç yerde okuduğum gibi "gaz odaları"na kadar varıp varmayacağını bilemem (bir tür bilimciliğin hücrelere kazınmış bir tehdit hissiyle birleştiğinde yaşanabilecekler hakkında düşünmek bile istemiyorum). Fakat askeri darbe konusunda Şengör'ün kafasının gayet berrak olduğunu öğrenmiştik geçtiğimiz sonbaharda:
"Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın? Ordunun görevi memleketi korumaktır."
Açık sözlülük, söylenen sözden bağımsız olarak bir erdemse eğer, bu erdem sahiplerinden bahis açıldığında, hiç şüphesiz akla ilk gelecek birkaç isimden biri olur. Şu şeffaflığa bakın: "O kadar okudum, yazdım. Atatürkçü geçinirim. Yine de hiç güvenim yok milletime. İttihatçıvari bir komita sempatizanıyım."

Haberin devamını Yeni Aktüel dergisinin 137. sayısında bulabilirsiniz!



   
 
Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın  
width=10
Turkuvaz Medya Grubu Copyright © 2003-2012 Tüm hakları saklıdır.
Turkuvaz Gazete Dergi Basım A.Ş.
Üretim ve Tasarım

Turkuvaz Medya Dijital