![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| Bir Sihri Vardı, "kötülüğü" Bir Türlü İnandırıcı Olmadı… Sinemamızın hatırı sayılır "kötü"lerinden Kenan Pars'ın oyunculuğunda öylesine tuhaf bir hal vardı ki, o güçlü oyunculuğuna rağmen bir türlü sahih bir "kötü" olduğuna inandıramadı izleyicilerini. Bir söyleşide kendisine hep kötü rollerin teklif edildiğini, bir tane bile iyi yürekli insan rolünün teklif edilmediğini hatırlatıp hayıflanmasını okuduğumda kendimi çok kötü hissettim. Bizim halkın hoş naifliklerinden biri, bazen gerçekle kurguyu karıştırmasıdır1995'te Ayvalık Cezaevi'nde şahit olduğum bir dizi tuhaflık, bu naifliğin bazen kavranması güç noktalara ulaşabileceğini göstermişti bana (1993'te Aktüel'de yayımlanan bir söyleşi nedeniyle mahkûm olmuştum, onun cezasını çekiyordum). 1995, Türk televizyonlarının en sıradışı, en ilginç programlarından biri olan "Şok"un zirvede olduğu yıldı. Program, temel olarak kimi abartılmış insan portrelerinin ya da kimi abartılı durumların takdiminden ibaretti. Programın entrikası şuradaydı: Anlatılanlar haber formatında ve gerçekmiş gibi sunuluyordu. Eh, tabii arada bir sürü kötü adam da geçit resmi yapıyordu her programda. Benim koğuş arkadaşlarım, kötü adamları lanetlemekten programı doğru dürüst izleyemiyorlardı. İlk birkaç programda, anlatılanların gerçek değil kurgu olduğunu ("kurgu" lafını tabii ki kullanmadım) anlatmaya çalıştıysam da hiçbir işe yaramadı. Anlatılanlara gerçek muamelesi yapmaya devam ettiler; o kötü adamlardan biri cezaevine gelseydi, bilmiyorum ona ne yaparlardı. Türk sinemasının en şöhretli kötülerinden Erol Taş'ın bizzat kendisinin anlattığı saldırıya uğrama hikâyeleri de hafızalarımızda taze henüz. Fakat sinemamızın hatırı sayılır "kötü"lerinden Kenan Pars'ın oyunculuğunda öylesine tuhaf bir hal vardı ki, o güçlü oyunculuğuna rağmen bir türlü sahih bir "kötü" olduğuna inandıramadı izleyicilerini. Bir söyleşide, kendisine hep kötü rollerin teklif edildiğini, bir tane bile iyi yürekli insan rolünün teklif edilmediğini hatırlatıp hayıflanmasını okuduğumda kendimi çok kötü hissettim. Hiç öyle "Ben profesyonelim, iyi-kötü fark etmez, rolümü yaparım" havasında değildi, hatta benim hissettiğim, ömrü boyunca kafasına taktığı bir "problem"di bu. Acaba diyorum, rolünü oynarken bir yandan da bilinçdışının üzerinden "Bilin ki ben kötü biri değilim" mesajı mı gönderiyordu izleyicilerine Ben, bu kötülük meselesine takılı olarak hayata gözlerini kapadığını hissediyorum, üzülüyorum. Ve bana öyle geliyor ki sanki gerçek hayatta da vardı bu "kompleks". 2003'te, kendisiyle yapılan bir söyleşide, "57 yıllık oyunculuğu bulunan Kenan Pars'a tek bir ödül bile vermediler" diye serzenişte bulunurken, bu kadar haklı olduğu bir konumdayken bile şu uyarıda bulunmayı gerekli görmüştü: "Bir tek de ödülüm yok. 57 senelik Kenan Pars'a ödül verecek bir yer, şey bulamadılar. Yalnızca davetiye gönderiyorlar. 'Gel falancaya ödül ver' diyorlar. Niye geleyim be! Ödül vereceklerse bana versinler. Yani küstürüyorlar adamı. Öyle kötü, katı bir adam değilim. Şimdi böyle konuşuyorum ama yüzde yüz katı bir adam değilim. Çok hoşgörüsü olan bir adamım." Düşününce; yalnız filmlerde değil, gerçek hayatından söz eden haberlerde bile "kötü adam"lığının vurgulandığını akla getirince, kötü adam kompleksinden kaçınmanın ne kadar zor olduğunu anlayabiliyor insan. Bakın, evindeki tuhaf bir hırsızlık olayı bile nasıl haberleştirilmiş gazetelerde: "Eski Türk filmlerinde kötü karakterleri canlandıran Kenan Pars'ın evine satın almak bahanesiyle giren hırsızlar, ilginç bir yöntemle içerdeki plazma televizyonu çaldı. Hırsızlar, evi ölçmek bahanesiyle mezuranın bir ucunu Pars'ın eşine tutturarak, geçtikleri diğer odadan plazma televizyonu çalıp kayıplara karıştı." Annemin en sevdiği oyuncuydu Rahmetli annemin en sevdiği "artist"in Kenan Pars olduğunu öğrendiğimde 12-13 yaşlarındaydım. Bu sevgi bana o kadar kavranamaz, o kadar saçma gelmişti ki, annemin, bilemeyeceğim bir nedenle yalan söylediğini düşünüp konuyu kapatmıştım zihnimde. Yıllar sonra, onun yaşı civarındaki başka kadınların da (ki Kenan Pars'ın kuşağına tekabül ediyorlardı) Kenan Pars'çı olduğunu öğrendiğimde konuya yeniden döndüğümü hatırlıyorum. Aradan geçen 8-10 yıl düşüncelerimi ve duygularımı tamamen değiştirmişti; artık ben de bir Kenan Pars hayranıydım, dolayısıyla annemin ve arkadaşlarının tercihi artık hiç saçma gelmemişti bana. Şimdi, kendisiyle yapılan söyleşileri okuyup da gözlerini sinemaya küs kapadığını öğrendiğimde, içimde garip bir sızı duyuyorum. Keşke diyorum kendi kendime, bir yolunu bulup, bir grup kadının en sevdiği aktörün adının Kenan Pars olduğunu söyleseymişim kendisine. Bir "kültürel Müslüman" Kızı, ölümünden hemen önce Kelime-i Şehadet getirdiğini söyledi ve bu "Kenan Pars Müslüman olarak mı öldü" sorularına yol açtı. Tercüman Gazetesi, ölümünden bir yıl önce, 2007 Şubat'ında kendisiyle bu konuları ele alan geniş bir söyleşi yapmıştı. Orada verdiği bilgilerden, İslamiyet'e ne ölçüde yakın olduğunu çıkarmak mümkün: "Ben 25 yıl kilisede okudum. Annem vefat ettikten sonra kiliseye gitmedim. Dualar bana dokunuyordu. Kiliseyi rahatsız ettim. Babam, ağabeyim, ablam öldü. Kiliseye gitmedim. Ama dinimi değiştirmedim. Eşim, Konyalı Ermeni asıllı bir Türk. Narin ve Linda iken Çiğdem ismini alan iki kızımız oldu. Kızlarımdan biri, aktör Ayhan Işık'ın ablasının oğlu olan bir Müslüman'la evlendi. Kızıma İslam dinine geçmesi için telkinde bulundum. Torunuma Kelime-i Şehadet getirmesini ben öğrettim." Benim kanaatim şu: Kenan Pars, inanç ihtiyacından ziyade birlikte yaşadığı insanlarla muhabbet ihtiyacından dolayı Ermeni'ydi ve "Müslüman"dı. Oralardan devşirmeye çalıştığı şey cennete yolculuk bileti değil, yaşama sevinciydi, burayı cennet haline getirmekti. İlk kez Kelim-i Şehadet getirişine vesile olan olay, bence bu kanaatimi doğrular nitelikte: Kenan Pars, askerliğini bir subayın emir eri olarak yapmış. Bir gün o subayın eşi sormuş: "Sizin de Paskalya'nız yaklaşıyor. Neler yaparsınız bayramınızda?" Kırmızı yumurta, piyaz, uskumru dolmasıVe Paskalya günü: "Ali Subay bana, 'Gel, bir aile yemeği yiyelim' dedi. Ben de gittim. Masa hazır. Kırmızı yumurtadan uskumru dolmasına kadar her şey masada vardı. Tüylerim ürperdi. Gözyaşlarımı tutamadım. O gün bambaşka biri oldum. Bir Müslüman, bayramımı biliyor ve bayramımı kutluyordu. Ben de Müslüman olmasam da İslam dini adına bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim ve kulaktan dolma olarak duyduğum Kelime-i Şehadet'i öğrenmek istedim. Eski film şirketi sahibi Osman Seden, bana Kelime-i Şehadet getirtti."
|
||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|