![]() ![]() |
![]() |
|
||||||||||||||
|
|||||||||||||||
![]() |
|
|||||||||
| "Bu suyun balığı…" Şöyle diyor: "Sinemada insan yaptıklarıyla övünmek yerine gelecekte yapacaklarının korkularıyla yaşasa daha iyi…" Bir düşünün, ne kadar zor, bu cümlede tarif edilen hayatı yaşamak. İçinden iyilikler geçen hep huzursuz bir ruh; iyilikler bize, huzursuzluk ona… Hayatı kendisine zehrederek bize hayatı sevdiren bilge sinemacı… Meral Okay'ın, Yavuz Turgul'un "sihri"ni anlatırken kullandığı "çünkü bu suyun balığı o" cümlesiVe Sadık Yalsızuçanlar'ın "seyrettiğim en iyi Türk filmi" dediği Gönül Yarası için kullandığı "ciğerdelen bir film" tanımlamasıYavuz Turgul'u ve onun filmlerini bunlardan daha iyi anlatacak başka iki cümle, bilmiyorum bulunabilir mi? Ben bulamadım ve başlık için gönlüm ikincisinden yana olduğu halde birinciyi tercih ettim. "Ciğerdelen filmlerin yönetmeni" Anlatmak istediğim duyguyu uyandıracağını bilsem, ne kadar çok isterdim bu başlığı kullanmayı. Fakat biliyorum; "yürek"in karşılayamayacağı kadar yoğun duyguları anlatmak için "ciğer"i yardıma çağıranların sayısı artık çok, çok azaldı. Tamam, size anlatamayabilirim, ama gene de söylemeden geçemeyeceğim: Bilin ki o filmler ancak "ciğerden" yapılabilir. "Ciğerdelen filmlerin yönetmeni" faslını böylece kapattıktan sonra "bu suyun balığı" faslına gelebiliriz artık. Meral Okay şöyle demişti onun için: "Yaptığı işlerin sihri mi ne? Yavuz Turgul, yerli. Bu suyun balığı o!" Benim dil duygum, "bu suyun balığı" ile mesela "bu toprakların insanı" arasında çok büyük bir vurgu farkı olduğunu söylüyor bana. Birincisi başka sularda var olamaz, fakat ikincisi başka topraklarda var olabilir. O nedenle ben, Şener Şen'in kendisi için geçerli olduğunu söylediği şeyden Yavuz Turgul'u tenzih ederken isabetli bir teşhiste bulunduğu kanaatinde değilim. "Biz bu topraklara ait sanatçılarız. Benim için Hollywood mümkün değil. Dil, davranış biçimi, vücut dili bize ait. Bir Züğürt Ağa'yı Robert De Niro oynasa bizimki gibi olmaz ama adam dünya starı. Ben New York'lu bir taksi şoförünü nasıl oynayayım? Ama Yavuz yurtdışında da yapar işini, yaratıcılığını..." O huzuru bulduğunda Bin bir mihnetle gazeteci karşısına geçtiği o nadir anlardan biriGazeteci soruyor: Röportajdan, soru cevaplamaktan da kaçıyorsunuz değil mi? Cevap: Evet, var böyle bir şey. Soru: Neden? Cevap: Bu çok uzun ve derin bir konu. Tamamen ego üzerine kurulu bir iş bizimkisi. Egosu şişkin insanlarız. İmzanı değiştirerek bir iş yapabiliyor musun? Yani kendini sıfır noktasına kadar iterek. Yapamıyoruz işte. "İmzanı değiştirerek bir iş yapabiliyor musun?" Yani, mesela, bir film yapacaksın, bunu kimsecikler bilmeyecek, gösterildiğinde dünya yerinden oynayacak ve fakat sen birlikte o filmi seyrettiğin insanlara dönüp, "Bu filmi ben çektim" demeyeceksin. Yavuz Turgul'un bütün gerilimi, bütün huzursuzluğu zannediyorum buradan kaynaklanıyor. Çünkü bir yandan nefsini, kendisini "sıfır noktasına itecek kadar" terbiye etmeye çalışıyor, bir yandan da Şener Şen'in dediği gibi hâlâ hırsları olan bir insan o: "Tanrısal bir ayrıcalığı var. Yaratımın üst sınırlarında. Deha gibi bir şey Yavuz. Mahcuptur, utangaçtır. Tabii bunun altında iddialı bir kişiliğin olduğuna inanıyorum. Büyük bir hırsın da." Bir gün, altına imzasını atmayacağı bir film çekecek kadar kâmil bir insan olabilir mi? Bunu ister misiniz? Cevap vermeden önce iyi düşünün. Çünkü öyle bir insan o andan sonra artık film falan çekmez. Yani o huzuru bulduğunda siz de papazı bulacaksınız! İster misiniz? Deha yetmez, duyarlılık da yetmez Onu kuvveden fiile çıkartacak çalışkanlık, fedakârlık, disiplin, sorumluluk duygusu yoksa deha neye yarar, duyarlılık neye yarar? Çok olmasa da etrafımızda mutlaka vardır Yavuz Turgul dehasına sahip yaratıcılar. Fakat aralarında kaç tanesinin yakınları, hakkında şöyle konuşur: "Birçok değerli fikre sahip yaratıcı dostumuz vardır elbette ama çok büyük bir kısmında disiplin eksikliği var. Yavuz öyle mi? İnsanı hasta eden bir disipline sahip. Yorucudur etrafı için." (Jefi Medina) "Sorumluluk duygusu haddinden fazla gelişmiş biri! Eziyet çekecek kadar sorumluluk duyuyor." (Mustafa Oğuz) "Sapıklık düzeyinde mükemmeliyetçidir. Şirket içi bir parti vereceklerdi, hani her şirket yapar ya, benden rica etti: Sen de bir şarkı söyle. İki buçuk dakika sürecek bir şey için, sekiz, on defa provaya gittim! Ben karşıdan geliyorum, maazallah bir on dakika geç kalsam, kıyameti koparır. Yani sıradan bir partiyi bu kadar ciddiye alan, iyi olması için elinden gelen her şeyi yapan bir adam, düşünün filmi için neler yapar! Bir şey içine sinmedi mi, sinmez..." (Macit Koper) Böyle bir insanın zaman zaman kırıcı olması kaçınılmaz. Bir söyleşide bu husus hatırlatılıyor, ardından da kırdıklarından "özür" dileyip dilemediği soruluyordu kendisine. O diyalog bence çok, çok ilginçti: "Kabul etmiyor musunuz bu iddiaları?" "Hayır çok kabul ediyorum tersine. Farkında olmamak için aptal olmak lazım! Sette bu kadar gürültü çıkıyorsa, bir adam bu kadar fazla bağırıp çağırıyorsa, özellikle çok yakın arkadaşlarını kırıp üzebiliyorsa, dağıtabiliyorsa... Durup dururken insanın hakkında böyle laflar çıkar mı?" "Sonra çok üzülüyor musunuz?" "Evet, çok."
|
||||||||||
| Her hafta | Türkiye | Dünya | Toplum | Kültür Sanat | Yazarlar | Künye / İletişim | Bize ulaşın | |||
|